Hayatın Kıyısından Sohbetler
Bu yazıyı paylaş:
Geçenlerde, yılların vakur sessizliğini cebinde taşıyan kadim bir dostum WhatsApp’tan bir mesaj bıraktı. “Yahu Haluk,” diyor, “ihtiyarladın mı nedir? Yazılarını okuyorum, hep hayatın içinden söz ediyorsun. Bırak Allah aşkına, memleketten bahset biraz. Şu bizim iptal edilip unutulmaya yüz tutmuş 3600 ek göstergelerden dert yan da içimiz açılsın.” Üstüne bir de daha ağırlarını sıralamış; belli ki içini dökmüş, belli ki kendi açısından haklı. Zira herkes kendi düşüncesinde, haksız da olsa haklıdır; bu hâle müdahale etmek ise çoğu zaman abesle iştigaldir.
Doğrusu, siyaset ve edebiyatın birlikte ördüğü o girift sohbetleri oldum olası severim; ama siyasetle doğrudan tartışmaya girmemeye de özel bir çaba gösteririm. Çünkü herkesin fikri kendine aittir ve çoğu, kendi düşüncesinin gölgesinde kalır; karşıt bir görüş duydu mu tedirgin olur, ufku genişlesin diye değil, daralmasın diye direnir. Bu yüzden yıllardır benimsediğim bir prensip vardır: “Bırakınız öyle düşünsünler; varsın, gitsin, onunla tatmin olsunlar. Görmeyin, duymayın, konuşmayın.” Hele ki muhataplarım sevip saydığım, değer verdiğim insanlar olunca… Onları kırmaktansa, üzmektense, kaybetmektense bu üçlü prensibin güvenli kıyısına sığınmak daha akıllıca gelir bana.
Ama tabii bizimki de ne çare… İnsan konuşacak bir şey bulamayınca her konuyu potansiyel mayın tarlası gibi görmeye başlıyor. Siyaset yok, spor yok, moda yok… Eh, elimde bir tek hayatın bizzat kendisi kalıyor. Zaten en büyük bilgi, insanın kendi cehaletini bilmesidir; ben de spor bilgisizliğimi bildiğim için tribüne bile yaklaşmıyorum. Yoksa Messi’yle Ronaldo arasında kalmış çocuk gibi kalırım öyle.
Neden derseniz anlatırım:
Bu anıma 475 sayfalık “Bir Ömür Böyle Geçti” kitabımda da yer verdim.
Ben aklım başıma geldiğimden bu yana FB’liyim. Çocukluğumda FB tokalı kemerim olmadığı hiçbir pantolonu giymedim, ta ki ortaokul son sınıfa kadar.
İşte o düz duvara gözü kara tırmandığım küçüklük döneminde parasızlıktan stada duvarları aşarak parasız girer, tellerin arkasından maçı yakın plan seyrederdim.
FB, Adana Demirspor’la oynuyordu. Küçük Mustafa kornerden gol attı, dünyalar benim oldu. Maç bizim takımın galibiyeti ile sonuçlandı, yerimde durur muyum? Telleri aştım, Lefter Küçükandonyadis’in yanına koşarak ulaştım. Sevinçle onun terli vücuduna sarılmak, onunla yürümek istedim, ama ummadığım, belki de kendisinin de farkında olmadığı bir refleksle beni iteleyince yere düştüm.
O zamanlar çim hak getire. Stat düzgün olsun diye sert elenmiş topraktı, yan tarafım sıyrıldı, kanadı. Orada ağlamadım, ama stat dışına çıkıp kimse görmesin diye hıçkıra hıçkıra ağladım. FB’yi terk etmedim ama futbol ilgim kayboldu…
Bir de bazıları var ki, sohbet açılınca tüm makamlarıyla opera yapıyorlar; ben daha “Nasılsın?” aşamasındayım, adam çoktan final aryasına geçmiş. Benimkisi daha çok çay ocağında çalan radyo kıvamı; fon müziği gibi, arada bir iki hikâye serpiştirip ortamı ılıklaştırıyorum. Hani eskiler der ya: “Sözü uzatmanın en iyi yolu, kısaltmak niyetinde olmamaktır.” Benim kelime disiplinim de tam bu çizgide gidip geliyor.
Facebook da konu ettim, “Pazar günü Uşak - Denizli turu yaptık” diye yazdım genişçe. İşte o gezide beni davet eden Doç. Dr. değerli dost İbrahim Kaplan’a konuşma fırsatını az kullandırdığımın eve dönüşümde farkına vardım. Allah’tan çok hoşgörü sahibi.
Bazen de anlatacak bir şey bulamayınca anılarımı raflardan indiriyorum. Anılar iyi oluyor; hem yaşanmışlık kokuyor hem de kimse “Bu yanlış!” diyemiyor — sonuçta başrolde ben varım. Bir keresinde yine böyle sohbet açma çabası içindeyken, dost meclisinden biri, “Haluk, sen her konuyu dolandırıp dolaştırıp hayata bağlıyorsun,” dedi. Ben de “E ne yapayım, hayat beni bırakmıyor ki,” dedim. Konu kapandı; hatta gülüştük. Gülmek iyidir, insana kim olduğunu hatırlatır.
Sonuç olarak ben konuşacak bir şey bulurum; anlatırım, süslerim, ballandırırım; gerekirse konuyu yoktan var ederim. Hatta bazen öyle bir anlatıyorum ki, kendi anlattığıma kendim inanıyorum.
Ama sakın palavra olduğu düşünülmesin, süslemeleri Allah vergisi…
Zamanı doldurmak mı? Onu da iyi yaparım — boşlukları doldurmakta üstüme yoktur. Zaten hayat boşlukları doldurmak sanatı değil mi?
Sonunda anladım ki, sohbetin güzelliği konuştuğumuz konularda değil; gönlümüzü kırmadan, kalbimizi daraltmadan yüz yüze gelebilme hâlindedir.
Hayat, büyük laflarla değil; küçük tebessümlerle genişler.
O yüzden dostlarım, ne konuşursanız konuşun, karşınızdakinin gönlünde yer bırakın.
Çünkü söz akar geçer; geriye sadece insan kalır.
Sevgi ve saygıyla