Tasarruf mu ? Keyifli Harcama mı? Üç Nesil Anlayışı

24 görüntülenme

Bu yazıyı paylaş:

Kazancın harcanması ya da tasarrufu konusu, nesiller arasında hep tartışılır olmuştur. Eskiler, “ayağını yorganına göre uzat” felsefesiyle hareket ederek tasarrufa büyük önem vermiştir. Yeni nesil ise, “Az sonrayı dahi bilmiyorum; yarının nasıl olacağını tahmin edemiyorum, öyleyse kazandığımı harcayarak günü gün edeyim, keyfime bakayım” düşüncesiyle daha çok anı yaşamaya yönelmiştir.

Bu iki yaklaşım arasında köklü bir yaşam felsefesi farkı bulunmakla birlikte, her dönemin kendi koşulları içinde haklı yönleri de vardır. İnsanlığın para ile olan ilişkisi, aslında insanın kendi iç hesaplaşmasının bir yansımasıdır; kimi zaman geleceğin gölgesine sığınmış bir ihtiyat, kimi zaman da bugünün ışığına ram olmuş bir heyecan olarak karşımıza çıkar.

Kazanç dediğimiz şeyin, avuçlarımızdan kimi zaman ince kum gibi akıp gittiği, kimi zaman ise bir sandığın karanlığında yıllarca bekleyen bir hatıra gibi saklandığı bir dünyada yaşıyoruz. Bir taraf, rüzgârı okuyan eski denizciler gibi, ileride çıkabilecek fırtınayı daha şimdiden hisseder; harcadığı her kuruşta geleceğin olası bir açığını düşünür. Onların dünyasında tasarruf, sadece para biriktirmek değil; aynı zamanda sabır, emek ve öngörü biriktirmektir. Dedelerimizin sandığında sakladıkları sararmış mendillerin yanında, bize bıraktıkları en güçlü miras, hayatın çetin sınavlarına karşı edindikleri kararlılıktır.

Yeni neslin bakışı ise başka bir pencereden içeri süzülür. Onlar için dünya, hızla akıp giden bir tren manzarası gibidir; her şey değişir, dönüşür, kaybolur. Geleceğin ne getireceği bilinmezken, bugünü sıkı sıkıya yaşamak bir tercih değil, bazen bir mecburiyettir. “Ya ömrümün en güzel günleri bugünden ibaretse?” diye sorar genç zihinler. Paranın bir bankada rakam olarak durmasından ziyade bir kahkahaya, bir yolculuğa, bir dost buluşmasına dönüşmesi onları daha çok tatmin eder. Hayatın değerinin, alınan değil yaşanan nefeslerde saklı olduğuna inanırlar.

Ben ise eski kuşaktan bir kulağım; onlar yeni kuşak temsilcileri… Üç nesil bir arada olduğumuzda, iki erkek, bir kız torunumla birlikte bu tartışmalar bazen gülümseten bir sahneye dönüşüyor. Ben tasarrufu öğütlerken onlar bana bakıp “Baba/dede, dünyayı biz mi kurtaracağız?” havasında esprili bakışlar atıyor; ben geleceği düşününce onlara “Şarjım bitiyor, bir kahve yap!” diyerek anı yaşamayı hatırlıyorum. Torunlar siyasi davranıp taraf olmuyorlar, sadece gülüyor, kahkaha atıyorlar. Üstelik ben üzülmeyeyim diye de her seferinde gelip boynuma sarılıp desteklerini de esirgemiyorlar. Bu tatlı tartışmalar, hem aklımı hem de kalbimi ısıtıyor; hayatın ciddi yanına biraz neşe serpiştiriyor.

Sakince düşününce, iki tarafın da kendince haklı olduğu noktalar bulunduğu ortaya çıkıyor. Çünkü insan dediğimiz varlık hem bir kum saati hem bir kumbara gibidir: zaman akar, imkânlar birikir. Fakat her ikisi de yerini bulmadığında insanın dengesi bozulur. Sadece tasarrufun esiri olunursa, bir gün dönüp bakıldığında hiç yaşanmadığı fark edilir; sadece anın büyüsüne kapılınırsa da, karanlık bir köşede hazırlıksız yakalanılır. Bazen bir kuruşun bile kıymeti olur; bazen de bir kuruşla alınan bir simidin yanında edilen dost sohbeti, bütün yorgunluklarını siler. Hayatın hesabı bazen matematikte değil, gönlün terazisinde tutar.

İşte bu nedenle, kazançla kurulan ilişki yalnızca ekonomik değil, ahlaki ve duygusal bir sınavdır. Eskilerin hikâyelerinde hep bir ders sıkça anlatılır: Bir köylü, yıllarca biriktirdiği altınları saklarken kimseye güvenmezmiş. Yaşlılık dönemine girdiğinde torunları etrafında toplanırmış, ama o hâlâ sandığının başında nöbet tutarmış. Ölüm döşeğinde “Keşke birazını gönül rahatlığıyla harcasaydım, hayatı daha fazla yaşasaydım,” demiş. Lakin iş işten geçmiş.

Aynı köyde bir başka adam da kazanır kazanmaz her şeyi harcamış; gençliğinde eğlenmiş, gülmüş, gezmiş ama yaşlanınca borç isteyecek hâle düşmüş. Köylüler bu iki adamın hikâyesini anlatırken hep şu sonuca varırmış: “Ne her şeyini sakla ne de her şeyini saç. Çünkü ömrün de kazancın da orta yolunu bulunca bereketlenir.”

Çoğumuz gazetelerde okumuş, televizyon haberlerinde duymuşuzdur. İstanbul’da yalnız yaşayan yaşlı amca hayata veda edince yakınları evdeki tüm eşyaları sağa sola dağıtmışlar. Koltuk ve yatak takımlarını da İstanbul’a tahsil için gelip kiraladıkları evde birlikte kalan ve yer yataklarında yatan gençlere vermişler. Gençler sevinerek eve aldıkları eşyaları yerleştirmişler. Koltukları yerleştirirken de içinden dolarlar dökülmeye başlamış. Meğerse rahmetli amca yememiş içmemiş, o birikimini koltuk altı yapmış. Gençler dürüst davranıp paraları koltukları kendilerine verenlere iade etmiş, onlar da bu tutumlarından dolayı paranın bir bölümünü gençlere armağan etmiş.

Sonuç olarak, para gelip geçicidir; fakat onunla kurduğumuz ilişki, yaşamın gerçek karakterini ortaya koyar. İnsan ne savurganlığa kapılacak kadar rahat, ne de hayatı ıskalayacak kadar sıkı yaşamalıdır. Biriktirmek güven verir; yaşamak değer katar. En güzeli, ikisini de insanın kendi hayatına yakışacak bir teraziyle dengelemesidir.

Eskilerin dediği gibi: “Ne kadar kazanırsan kazan, aklın kadar harca; ama gönlün kadar da yaşa.” Çünkü sonunda geriye ne cebimizdeki bozukluklar ne de banka hesapları kalır; geriye, kazancımızla yazdığımız hikâyenin kendisi kalır—ve o hikâyenin güzel olması da bizim elimizdedir.

Sevgi ve saygıyla

Bu yazıyı puanlayın
Yorumlar (0)

Yorum Yap

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!