Düşüncelerdeki İnce Çizgi

17 görüntülenme

Bu yazıyı paylaş:

Bazen insanın içi bir sessiz savaş alanına döner; bir yanda unutmamayı salık veren hafızası, diğer yanda unutarak huzura ermeyi dileyen kalbi… “Her şeyi kafana takma” derler, sanki insanın içinden geçenleri bir düğmeye basar gibi susturmak mümkünmüş gibi. Oysa bazı şeyler vardır; takmasan bile taş olurlar, unutmaya kalksan bile gölgen gibi seni takip ederler. İnsan bazen hatırladığı için yorgundur, bazen unuttuğu için eksik. Ve hayat, işte bu iki uç arasında gidip gelen bir terazidir: biri ağır basarsa, denge bozulur.

Derler ki: “İnsanın taşı en çok kendi yüreğindedir.” Belki de o yüzden bazı yükleri görünmez taşırız, kimse fark etmez ama biz her adımda hissederiz.

Kafaya takmamak, çoğu zaman ruhun savunma biçimidir. Kimi kırgınlıkları, haksızlıkları, hayal kırıklıklarını taşımamak için kendi kendine bir söz veriştir bu. “Bırak gitsin” deriz, “olan oldu” deriz; ama içimizdeki yankı kolay susmaz. Çünkü insan, unuttuğunu sandığında bile hatırlayan bir varlıktır. Kimi anılar sessizce sönmez, sadece biçim değiştirir; bir kokuda, bir cümlede, bir ses tonunda yeniden can bulur.

Bir dostum derdi ki: “Zaman unutturmaz, sadece susturur.” Ne kadar doğru… Susan şeyler, en çok içimizde konuşur.

Ne var ki her şeyi hatırlamak da insanı yaşlandırır. Zihin bir müze gibi doldukça, ruh hareket alanını yitirir. Bu yüzden bazı şeyleri unutmak, bir kaçış değil, bir zarafettir. Unutmak, affetmekle karıştırılmamalıdır; bazen unutmak, affetmeye cesaret edemediğimiz şeyleri kalbimizden uzak tutmanın başka bir yoludur. Çünkü her hatırlayış, geçmişin yarasını tazeler. Ve insan, kendi huzurunu korumak için bazı hatıraları toprakla örter, ama mezar taşını dikmez; yani tamamen silmez, sadece sessizleştirir.

Atalar boşuna dememiş: “Her şeyi hatırlayanın uykusu olmaz.”

İşte tam da burada düşüncenin en ince çizgisi belirir. Unutmakla hatırlamak arasındaki o kırılgan sınır, insanın ruhsal olgunluğunu ölçer. Bir uçta “boşvermişlik” vardır; hiçbir şeyi dert etmeyen, hiçbir şeyden etkilenmeyen bir kayıtsızlık. Diğer uçta ise her sözü, her bakışı, her anıyı içselleştirip taşıyan, duygusal bir fazlalık hâli. İkisinin ortasında durmak kolay değildir; çünkü insan bazen bir kelimeyle savrulur, bazen bir suskunlukta yorgun düşer. Düşüncede denge kurmak, duyguda ölçü bulmak gibidir; gözle görülmez ama hayatın her kararında hissedilir.

“Ne tam unut, ne tam hatırla; gönlün sığsın hayata,” diyen yaşlı bir komşunun sözü hâlâ kulağımdadır. O cümle belki de bir ömürlük rehberdi.

İnsan, bazı şeyleri unutmamalıdır: kendisine yapılan bir kötülüğü değil, o kötülük karşısında nereye kadar sessiz kaldığını… Bir iyiliği değil, o iyiliği gördüğünde içinde doğan minnettarlığı… Unutulmaması gereken şey, olayın kendisi değil, ondan alınan derstir. Çünkü unutmamak, sürekli acıyı taşımak değil; o acının bir daha tekrarlanmaması için hafızayı diri tutmaktır.

“Bir yara kapanır, ama izi kalır; o iz, hatırlamanın sebebidir.”

Bazen yaşamın en bilge tarafı, neyi unutacağını neyi hatırlayacağını bilmektir. Zihin değil, yürek karar verir buna. Unutmak huzur getirir; hatırlamak ise kök. Huzuru köksüz, kökü huzursuz olan bir hayat da eksik kalır. Belki de bu yüzden, insan ne çok unutarak ne de her şeyi hatırlayarak yaşamalı. Unutmanın bedelini ödemeden hatırlamanın yükünü taşımayı öğrenmeli.

Çünkü gerçek huzur, her şeyi geride bırakmakta değil; geride bıraktıklarının seni kim yaptığını unutmamaktadır.

Ve unutmamalı…

• Kalbini yormadan düşünmelisin, ama düşünmeden de geçmemelisin. • Kırıldığında susmalı, ama kırmadan konuşmayı da bilmeli. • Unutmak gerekiyorsa incitmeden unutulmalı; hatırlamak gerekiyorsa da güzelliğiyle hatırlanmalı. • Geçmişi yük değil, öğretmen bilmeli; geleceği kaygı değil, umut saymalı. • Ne çok unutan olmalı, ne de hiç unutmayan.

Bilinmeli, akıldan çıkarılmamalı; hayat, bu iki ucun arasındaki o ince çizgide dengede kalabilenlere biraz daha nazik davranır.

Sevgi ve saygıyla

Bu yazıyı puanlayın
Yorumlar (0)

Yorum Yap

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!