Sakın Yanılmayın!
Bu yazıyı paylaş:
Göz değil, gönül seçermiş güzeli. Bu cümleyle biten her şey biraz daha güzel kalır.
Bir zamanlar bir roman okumuştum; nefret edilen, çirkin, doğuştan çarpık bir insanın hikayesiydi bu. Herkesin tiksintiyle baktığı, taş atan çocukların, yanından geçerken yüzünü çeviren yetişkinlerin hedefi olmuş birinin hikayesi. Fakat o, insanlığını saklamadı. Kırgınlıklarını sevgiyle onardı, yüreğinin çirkinleşmesine izin vermedi. Sonra bir gün, onu görenler artık sadece yüzünü değil, kalbini de görmeye başladı. Ve ben o romandan sonra fark ettim: Güzellik sandığımız şey, çoğu zaman gözlerimizin tembelliğinden ibaretti. Artık hangi yüze baksam, hangi kıyafeti görsem fark etmez; içimdeki teraziyi dış görünüş değil, hisler tartar oldu.
İnsan, görmeye değil, görünene inanmaya şartlandırılmış bir varlık. Kalabalıkların arasında süslenmiş bir elbiseye, biçimli bir bedene, kusursuz bir yüze alkış tutarken; yıpranmış bir ceketin, yorgun bir yüzün ardında saklı derinliği görmezden gelir. Oysa güzellik, gözün değil, gönlün işidir. Tenin pürüzsüzlüğü bir ömür sürmez; ama kalbin zarafeti, bir bakışta bile insanı ebediyen etkiler. Yine de biz, vitrinlerdeki mankenleri alkışlayıp, sessizce kenarda duran insanları yargılamaktan vazgeçemeyiz. Çünkü kolay olanı seçeriz; parlayan şeyi değerli, parlamayanı eksik sanırız.
Fakat hayat, aynalarla ölçülmez. İnsan, yüzündeki hatlarla değil, içindeki izlerle tanınır. Kimi yüzlerde acının gölgesi vardır, ama o gölge bile bir insanlık ışığı taşır. Kiminde kahkahalar vardır ama o kahkahaların ardında boşluk yankılanır. Güzellik, bir yansımanın değil, bir yaşanmışlığın sonucudur aslında. Bir anne elinin nasırında, bir babanın göz kenarındaki çizgide, bir çocuğun lekeli elbisesinde bile, dünyanın en sahici estetiği gizlidir.
Ne var ki çağ, yüzeyselliğin çağını yaşıyor. Görünmeyeni anlamaya sabrımız yok. Fotoğraflar kusursuzlaştırılıyor, kelimeler süsleniyor, duygular filtreleniyor. İçsel olan her şey, gösterilmeye değer bulunmadığı için unutuluyor. Fakat iç güzellik dediğimiz şey, bir vitrine konulmadığı için değil, zaten oraya sığmadığı için görünmezdir. İnsan, bir başka insana dokunduğunda, bir gülümsemenin içtenliğini hissettiğinde, güzelliğin gerçekte nerede olduğunu hatırlar.
Belki de en güzel yüz, bizi yargılamadan dinleyendir. En zarif kıyafet, içtenliktir. En derin güzellik, görmeden sevebilme cesaretidir. Çünkü kalp, gözden bağımsız bir bakışa sahiptir; ve o bakış bir kez açıldığında, dünyanın bütün aynaları kırılır.
İşte o zaman anlarsın: Çirkin diye bir şey yoktur. Sadece yanlış yerden bakan gözler vardır. Çünkü göz, ışığı görür; ama kalp, anlamı. Nice güzeller vardır ki bir kelimesiyle bütün zarafetini yitirir; nice yüzler vardır ki bir tebessümüyle dünyayı güzelleştirir. İnsan, yüzüne değil, yüreğine bakıldığında anlam kazanır. Fakat ne yazık ki çoğumuz, o bakışı kaybettik. Artık birini tanımadan önce yüzünü tartıyoruz, konuşmadan önce kıyafetini ölçüyoruz. Ruhlar değil, bedenler yarışıyor; karakter değil, imaj alkışlanıyor.
Oysa her insan, başka bir hikâyenin yorgun kahramanıdır. Kiminin güzelliği acılarını saklamak içindir, kiminin “çirkinliği” ise iyiliğin ağırlığını taşımaktan. İnsan, dış görünüşüyle değil, taşıdığı anlamla güzeldir. Bir yüz, ne kadar kusurlu olursa olsun, içinden iyilik sızıyorsa, o yüz en parlak aynadan daha berraktır.
Belki de hayatın en büyük yanılgısı, güzelliği ararken derinliği kaybetmemizdir. Çünkü iç güzellik sessizdir, bağırmaz; ama dokunduğu her yeri değiştirir. Bir gülümseme, bir merhamet, bir anlayış… bunlar ne vitrinlerde satılır ne de aynalarda görülür. Onlar, kalpten kalbe geçer; bir bakışla, bir sözle, bazen sadece bir suskunlukla bile.
İnsan, bir gün anlar: Güzellik, yüzlerde değil, gözlerin baktığı yerde saklıdır. Ve o bakış, yargılamayı bırakıp anlamaya başladığında, dünya bambaşka bir yer olur. Çünkü birini dışıyla değil, içindeki ışıkla gördüğünde, artık hiçbir yüz çirkin değildir.
Ve belki de o zaman, herkesin yüzü birbirine benzemekten çıkar; herkes kendi kalbinin suretinde güzel olur.
O hâlde gel, bir an dur. Baktığın her yüze yeniden bak. Gözlerinin sana dayattığı o kalıpları, o ölçüleri bir kenara bırak. Çünkü güzellik bir elbisenin kumaşında, bir yüzün simetrisinde değil; bir kalbin atışında, bir beynin ışığında saklıdır. Zarif bir giyim, dikkat çeken bir yüz, elbette hoştur; ama onlara duyulan hayranlığı, kör bir tapınmaya dönüştürme. Unutma, kıyafet sadece bir kabuktur; ruhun çıplaklığına dokunmadıkça hiçbir süs seni insan yapmaz.
Birine saygı duymak için onun kusursuz görünmesini bekleme. Birini sevmek için onun güzelliğini ölçme. Asıl zarafet, bir insanı tüm kusurlarıyla kucaklayabilmektir. Çünkü ruhun estetiği, kusurların içinden filizlenir. Beynin, anlayışla parladığında; kalbin, merhametle büyüdüğünde; işte o zaman güzelliğin en saf hâlini keşfedersin.
Ve bir gün, vitrinlerin ışıkları söndüğünde, aynalardaki görüntü silindiğinde, geriye sadece öz kalır. O özde ne varsa, işte sen osun. Kalbini güzelleştir, zihnini besle, vicdanını diri tut; çünkü dünya, içi güzel insanların omuzlarında ayakta durur.
Şunu unutma: Gerçek güzellik ne giyilen kıyafettedir ne de kusursuz bir yüzde. Gerçek güzellik, insanı insan gibi sevebilmektir. Dışın değil, için konuşsun. Kalbin kadar gör, aklın kadar sev. Çünkü bir gün herkes yaşlanır, herkesin yüzü solar; ama içi aydınlık olanlar, karanlıkta bile parlar.
İşte o zaman anlayacaksın…
Göz değil, gönül seçermiş güzeli. Ve en güzel insan, sevebilen insandır.
Yollarınız hep ışıkla, kalpleriniz hep güzellikle dolsun sevgili okurlarım.
Yeni bir konu içeren yazımla buluşmak üzere, sevgi ve saygıyla.