Hayat Bekleyeni Değil Yaşayanı Sever!
Bu yazıyı paylaş:
Mutluluğu hep yarına bırakan bir insanlık hâli var üzerimizde. Sanki mutluluk, zamanı geldiğinde kapımızı çalacak bir misafirmiş gibi davranıyoruz. Oysa Dostoyevski’nin sesinde yankılanan bir hakikat var: Mutluluğu ertelemişsen, yaşamayı da ertelemişsindir. Çünkü insan, yaşamakla mutlu olmak arasındaki bağı fark etmediği sürece, hep yarım kalıyor; ne geçmişi tam yaşayabiliyor ne de geleceğe bütünüyle varabiliyor.
Belki de en büyük yanılgımız, mutluluğu büyük olaylara, özel günlere, tamamlanmış hikâyelere bağlamamız. Oysa mutluluk, bir parça ekmekle içilen çayın sıcaklığında, bir dostun sessizce “buradayım” deyişinde, sabahın ilk ışığında yüzümüze değen serinliktedir. Bizse hep daha fazlasını bekler, mutluluğu ihtişamlı bir ödül gibi hayal ederiz. Halbuki mutluluk, gösterişten kaçar; onu göremeyen gözlerden usulca uzaklaşır.
Bir an durup düşünmeli insan: Kaç kez “şu işi bitireyim, sonra mutlu olurum” dedi? Kaç sabah “bugün değil, yarın” diyerek erteledi kendini? Oysa mutluluk için zaman yaratılmaz, zamanın kendisi mutluluğun ta kendisidir. Belki de bir çocuk kahkahasında saklıdır, belki bir annenin duasında, belki de akşamın sessizliğinde bir nefeslik huzurda… İnsan bazen en çok aradığını, zaten elinde tutuyordur da fark etmez.
Bir yaşlı adam anlatmıştı bir keresinde: “Yıllar boyu mutluluğu büyük şeylerde aradım evladım. Ev, araba, makam, itibar… Ama bir sabah torunum kahvaltı masasındaki ekmeğin içini oyarak bana kalp şekli yapınca anladım: Mutluluk, insanın kalbine dokunan küçük şeylerdeymiş.” O günden sonra her sabah aynı masaya oturur, o ekmeğin ortasında kendi kalbini ararmış. Belki de mutluluk dediğimiz şey, işte o kalbi yeniden bulma cesaretidir.
İnsanın kaderi çoğu zaman kendi ellerindedir; ama ironik bir şekilde, o eller en çok kendi huzurunu ertelemek için çalışır. “Biraz daha zamanı gelsin,” deriz. “Şu dert bitsin, şu kişi dönsün, şu eksik tamamlansın…” Ve farkına varmadan bir ömür geçer. Mutluluk, kapımızın önünde beklerken biz, mükemmel bir anın hayalini kurarız. Dostoyevski tam da bu noktada insanın trajedisini anlatır: Yaşamı hep bir sonrakine bırakmak, yaşarken bile ölü gibi olmaktır.
Oysa mutluluk bir varış noktası değil, bir fark ediştir. Hayatın içinde sessizce duran anlamı görmektir. Kendinle barıştığın, vicdanının sesini susturmak yerine dinlediğin, en basit anların bile kıymetini bildiğin o kısa anlarda gizlidir. İnsanın kendiyle hesaplaşması, hayatla dost olma biçimidir aslında. Ve ancak bu farkındalıkla insan, ertelediği mutluluğun peşinde değil, onunla birlikte yürümeye başlar.
Belki akşam yorgunluğunda evine dönerken seni karşılayan çocuk sesinde gizlidir mutluluk. Belki eşinin sessizce uzattığı bir fincan çayın buharında, ya da sofrada herkesin aynı anda gülümsediği bir anda… Belki babanın eski bir hikâyesinde, annenin sessiz duasında… Belki de sadece evde yankılanan o tanıdık huzurda. Hayatın karmaşasında fark edilmeden gelip geçen bu küçük anlar, aslında mutluluğun en sade, en gerçek hâlidir.
Bir gün dönüp baktığında, yaşamadığın zamanların ağırlığıyla karşılaşmamak için mutluluğu bugüne davet et. Çünkü yaşam, sadece nefes almak değildir; hissetmektir, sevmektir, affetmektir, şükretmektir. Ve belki de en önemlisi, ertelememektir.
Kendine bir iyilik yap: Güneş doğarken yüzüne düşen ışığı fark et, kahveni yudumlarken onun sıcaklığını hisset, bir dostunun sesine kulak ver, evindekilerin varlığına şükret. Bunlar küçük mutluluklar değil, yaşamın kalbidir. Bugün, şimdi, tam bu anda… Çünkü yarın belki gelir, belki gelmez; ama bu an senin elindedir. Ve Dostoyevski’nin dediği gibi —mutluluğu ertelemişsen, yaşamayı da ertelemişsindir.
Ve unutulmamalı: Hayat, bekleyeni değil; kalbini açıp yaşayanı sever. Cesaretle gülümseyeni, sevdiklerine zaman ayıranı, günü anlamla dolduranı sever. Çünkü hayat, seni beklemez; sen yaşadığın sürece anlam bulur.
Akıldan çıkarılmasın: Yaşamak cesaret ister; mutlu olmak da o cesareti bugünde bulmakla başlar.
Cesaretiniz güçlü, mutluluğunuz daim olsun dostlar.
Sevgi ve saygıyla.