Vitrin ve Cevher

129 görüntülenme

Bu yazıyı paylaş:

Vallahi sizi bilmem ama, doğrusu ben, “Kim söylemişse güzel tasvir etmiş,” dedim şu ifadeye:

“Dünya, ne olduğumuzla ilgilenen devasa bir panayır yeridir.”

Gerçekten, kapıdan girdiğimiz anda üzerimizdeki kumaşın kalitesi, cüzdanımızın kalınlığı ya da ismimizin önündeki o birkaç harflik unvanlar bizi karşılar. Ancak gece olup da o ağır protokol ceketlerini vestiyere bıraktığımızda, aynadaki yansımayla baş başa kalan şey; unvanlarımız değil, karakterimizin çıplak gerçeğidir. Sahi, üzerimizdeki tüm sıfatları bir kenara bıraktığımızda, geriye kalan “biz” sevilecek biri miyiz, yoksa sadece makamının gölgesinde serinleyen birer yabancı mı?

İnsanlık tarihi, isimlerinin önüne dünyaları sığdıran ama isimlerinin altını bir türlü dolduramayan “büyük” insanların enkazıyla doludur. Ve daha çok siyasi literatürde kullanılan ve hiç kimsenin vazgeçilmez olmadığını vurgulayan beğendiğim bir deyim daha vardır:

“Mezarlıklar vazgeçilmez insanlarla doludur.”

Ünvan, bir insanın dış dünyadaki adresidir; karakter ise o adreste kimin yaşadığıdır. Birincisi bizlere saygı uyandırabilir, ancak sadece ikincisi size sevgi ve güven kazandırır.

Ama başka bir grup daha vardır ki, evlere şenliktir onlar. Onların tarifini kendi deneyimimle tarif edeyim: Ben emekli olup köşeme çekildikten sonra, çalışma hayatımda vefasız olanları sonradan gördüm. Onlarda ne arama ne sorma vardır. Hatta yolda karşılaşsak görmezden gelme huyları, karaktersizlikleri ortaya çıkar. Vaktiyle ellerinden tuttuğumda beni göklere sığdıramayan, ayrıldıktan sonra ise ukalalaşarak beni hiç tanımayanlara da ne yazık ki şahit oldum. İşte böyle bir sınıf da vardır ve çoğu insan bu tiplerle karşılaşmıştır.

Tıpkı bir ağacın yapraklarının unvanı, köklerinin ise karakteri temsil etmesi gibi; fırtına çıktığında yapraklar dökülür, ağacı ayakta tutan ise toprağın derinliklerine sığınmış o sessiz karakterdir.

Eski bir Anadolu deyişi durumu ne güzel özetler:

“Eşek ölür kalır semeri, insan ölür kalır eseri.”

Buradaki “eser”, bir tapu kaydı ya da bir rütbe nişanı değildir; bir insanın arkasında bıraktığı dürüstlük, merhamet ve duruş mirasıdır.

Napolyon Bonapart’ın sürgünde söylediği rivayet edilen o acı itiraf, unvanın karakter karşısındaki yenilgisini kanıtlar niteliktedir:

“Kılıcımla kazandığım her şeyi kaybettim, geriye sadece karakterimle ne olduğum kaldı.”

Sonuç olarak unvanlar, toplumun bize ödünç verdiği birer elbisedir ve vakti geldiğinde mutlaka geri alınacaktır. O gün geldiğinde, üzerimizde emanet hiçbir kumaş kalmadığında, bizi biz yapan şey karakterimizin kumaşıdır.

Hayatın son düzlüğünde kimse bizim kaç kartvizit eskittiğimize bakmaz; sadece kaç gönülde iz bıraktığımıza, kaç fırtınada dimdik durduğumuza bakar. Çünkü makamlar geçici, karakter ise ebedidir.

Sevgi ve saygıyla.

Bu yazıyı puanlayın
Ortalama: 5.0 / 5 (103 oy)
Yorumlar (0)

Yorum Yap

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!