İnceliğin Sessiz Kaybı

301 görüntülenme

Bu yazıyı paylaş:

Vaktiyle “adab-ı muaşeret” derlerdi. Sözü ağır, anlamı derindi. Terbiye, nezaket, görgü… Hepsi tek bir kökün dallarıydı. İnsan olmanın zarif tarafıydı bu. Kimse yüksek sesle anlatmazdı ama herkes bilirdi; nasıl oturulacağını, nasıl susulacağını, nasıl paylaşılacağını… Çünkü edep, önce evde öğrenilir, sonra okulda pekişir, en sonunda da insanın içine sinerdi. Kural olmaktan çıkıp karakter olurdu.

Çocukluk hafızamın bir köşesinde, Afyon’da bir ilkokul sınıfı durur. Çantama babaannemin koyduğu bir elma… Teneffüs değil, ders arası değil; aklıma gelir gelmez çıkarmıştım. Çocuk işte, düşüncesi elmanın kırmızılığı kadar saf. Kemirmeye başlamıştım ki öğretmenim beni yanına çağırdı. Yüzünde kızgınlıktan çok incelik vardı. “Bak,” dedi, “bu çok ayıp. Belki arkadaşlarının arasında alamadığı için yemeyen vardır. Onları üzersin.”

O an, küçücük dünyamda büyük bir pencere açıldı. Elmanın tadı ağzımda kalmadı ama sözün tadı kalbime yerleşti. Paylaşmadan yemenin değil; başkasını düşünmeden davranmanın ayıp olduğunu öğrendim. O günden sonra birçok davranışımda görünmez bir fren oldu içimde. Kimse görmese de ben gördüm. Kimse uyarmasa da ben duydum.

İşte adab-ı muaşeret böyle bir şeydi. Büyük nutuklarla değil, küçük hatırlatmalarla yaşardı. Bir bakışta, bir uyarıda, bir mahcup tebessümde saklıydı. İnsan, başkasının gönlünü hesaba katmayı öğrenirdi. Haklı olmak değil, nazik olmak kıymetliydi.

Ne oldu sonra?

Zaman hızlandı. Evler küçüldü, sofralar dağıldı, kelimeler kısaldı. “Serbestlik” dedik adına; oysa çoğu zaman serbest bırakılan incelikti. “Umursamamak” modern bir zırh oldu. Kimse kimseye karışmasın isterken, kimse kimseyi düşünmez hâle geldik. Görünür olmak, duyarlı olmaktan daha önemli sayıldı. Paylaşmak gösteriye, susmak zayıflığa dönüştü.

Oysa mesele eskiyi aynen taşımak değil. Zaman değişir; elbette kuralların biçimi de değişir. Fakat öz değişmemeli. Öz, başkasının varlığını hesaba katmaktır. Öz, “Ben yapabilirim ama yapmalı mıyım?” sorusunu sormaktır. Öz, haklıyken bile kırmamayı seçmektir.

Bugün çocuklara uzun uzun görgü kuralları ezberletmekten önce, empatiyi öğretmek gerek. Sofrada telefonun değil, göz temasının değerli olduğunu göstermek gerek. Paylaşmanın fotoğrafını değil, kendisini çoğaltmak gerek. Çünkü incelik bulaşıcıdır; bir kişide başlar, dalga dalga yayılır.

İyi mi olduk, kötü mü? Belki ne iyi , ne bütünüyle kötü… Sadece hızlandık. Fakat hız, her zaman ilerlemek değildir. Bazen yavaşlamak gerekir; bir elmayı ısırmadan önce etrafa bakacak kadar yavaşlamak… Bir söz söylemeden önce kalpleri tartacak kadar durmak…

Kimseyi incitmeden, kimseyi yargılamadan yeniden hatırlayabiliriz bazı şeyleri. Yüksek sesle değil, örnek olarak. Göstererek değil, yaşayarak. Eleştirerek değil, güzeli çoğaltarak.

Belki yine çocuklarımızın çantalarına bir elma koyarız. Ama yanına bir cümle de iliştiririz:

“Paylaşırsan çoğalır.”

Çünkü edep, yasaklar listesi değil; kalbin zarafetidir. Ve zarafet, insanın kendine yakışanı seçmesidir.

Bugün bir otobüse, bir metroya binin… Hayatın küçük bir aynasıdır toplu taşıma. Orada sadece yol alınmaz; aynı zamanda kültür taşınır, saygı taşınır, hatta bazen saygısızlık da.

Genç bir beden koltuğa yayılmış, ayaklarını uzatmış; sanki o alan yalnız ona aitmiş gibi… Yanında ayakta duran bir yaşlıyı görmezden gelerek. Oysa bir zamanlar büyükler ayakta kaldığında, küçükler göz teması kurmaktan bile utanırdı. Yer vermek bir lütuf değil, insan olmanın sessiz bir gereğiydi.

Telefonlar yüksek sesle konuşmalarla dolu. Kahkahalar, şakalaşmalar, mahremiyetini herkese ilan eden cümleler… Oysa kamusal alan, “ben”in değil “biz”in alanıdır. Orada biraz kısmak gerekir sesi; biraz toplamak gerekir kendini. Çünkü incelik, kimseyi rahatsız etmemeyi düşünmektir.

Fakat burada da dikkatli olmalıyız. Gençleri toptan suçlamak kolaydır; zor olan, onlara örnek olmaktır. Saygı sadece talep edilmez, gösterilerek öğretilir. Yer vermeyen bir gence kızmadan önce, biz son ne zaman teşekkür ettik bir iyiliğe? Son ne zaman sabırla uyardık kırmadan? Son ne zaman kendi sesimizi kıstık başkasını düşünerek?

Belki mesele, “neden böyle oldular?” sorusundan çok, “biz neyi eksik bıraktık?” sorusundadır. Evde acele vardı, okulda yarış vardı, hayatta telaş vardı… İncelik arada kaynadı. Kimse bilerek kaba olmadı belki; ama kimse özellikle nazik olmayı da öğretmedi.

Oysa çözüm hâlâ mümkün. Bir genç, bir gün ansızın yer verdiğinde teşekkür edelim içtenlikle. Bir çocuk yüksek sesle konuştuğunda azarlamak yerine göz hizasına inip anlatalım. Toplu taşıma bir sabır mektebidir diyelim; herkesin payına düşen biraz anlayış olsun.

Unutmayalım; edep geçmişte kalmış bir süs değildir. Bugünün de ihtiyacıdır. Çünkü saygı, medeniyetin en görünmez ama en güçlü direğidir.

Yine başlayabiliriz. Bir koltuğu paylaşarak… Bir sesi kısarak… Bir bakışı fark ederek…

Ve belki bir gün, bir çocuk bir elmayı ısırmadan önce etrafına bakar. Sadece bakmakla kalmaz, düşünür. İşte o gün, kaybettiğimizi sandığımız zarafet yeniden filizlenir.

Sevgi ve saygıyla.

Bu yazıyı puanlayın
Ortalama: 4.7 / 5 (253 oy)
Yorumlar (0)

Yorum Yap

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!