Değer Bilme

331 görüntülenme

Bu yazıyı paylaş:

Hayatın insanı şaşırtan, üzen, pişmanlık duygusunu ortaya çıkaran gelişmeleri vardır. Bunlardan biri ve en önemlisi, sahip olunan hazineyi kaybedince fark etmemizdir. Çoğu insan, nefesinin kıymetini boğulurken; bir dostun samimiyetini, yalnızlığın soğuğu kapıyı çaldığında anlar.

Oysa bir şeyin değerini anlamak için illa ki o boşluğun karanlığına düşmek, kaybetmenin yakıcı sızısıyla tanışmak zorunda değiliz. Varlığın içindeyken körleşmek, insanoğlunun en eski ve en hüzünlü hastalığıdır.

Ne güzel bir ifadedir:

“Güneş varken ışığa sırtını dönenler, karanlık çöktüğünde yıldızlara yalvarırlar.”

Bizler, avuçlarımızdaki cevheri fark etmek için ellerimizin boş kalmasını beklememeliyiz; sevginin tadını hasretin acısına zamanında tercih edebilmeliyiz.

Şarkıdaki çağrı ne kadar içlidir:

“Bir ihtimâl daha var, o da ölmek mi dersin? Söyle canım, ne dersin? Vuslatın başka âlem, sen bir ömre bedelsin Sükût etme nazlı yâr, beni mecnun edersin”

Burada sevdiğini hasretini anlatmaktadır. Lakin işte, sevgi kaybedildikten sonrası için nafiledir!

Hep belirtirim; edebiyatın ve tarihin tozlu sayfaları, “keşke”lerin ağırlığı altında ezilen ruhların hikâyeleriyle doludur. Mevlânâ’nın dediği gibi:

“İnsan bir şeyi, ancak ona sahipken değil, o şeyden mahrum kaldığında tam olarak hisseder.”

Bunun içindir ki sonraki üzüntü ve “Eyvah!” pişmanlığı çare değil, yaraya merhem hiç değildir.

Ancak bu mahrumiyet, her zaman sadece fiziksel bir yokluk değildir; bazen yanı başımızdaki insanın ruhuna dokunmayı unutmak, kalbimizde taşıdığımız sevginin üzerini günlük telaşların tozuyla örtmek de bunun içindedir.

Bir çiçeği sevmek için onun kurumasını, bir şehri özlemek için oradan ayrılmayı beklemek; zamanın bize sunduğu en büyük hediyeyi, yani “şu anı” heba etmektir.

Kıymet bilmek, sadece bir sonuç değil, aktif bir eylemdir; farkındalıkla örülmüş bir yaşam biçimidir. Sahip olduklarımıza sanki onları her an kaybedebilecekmişiz gibi bir nezaketle, ama onlara sonsuza dek sahipmişiz gibi bir güvenle yaklaşmak gerekir.

Ama bir parantez açıyorum: Değeri bilinmesine rağmen kaybetmek, ayrı bir konudur. Ben bunu kendi yaşamım içindeki başa gelenle idrak edenlerden biriyim.

İşte bunun dışındakiler için gerçek bilgelik, yoklukta ağlamak değil, varlıkta tebessümle muhafaza etmektir. İnsanın aynaya baktığında gördüğü yüzden, sabah içtiği sıcak çaya; evindeki sükûnetten, kapısını çalan dosta kadar her şeyin, aslında birer emanet olduğunu asla zihnimizden silip atmamalıyız.

Kaybetmeyi göze almadan değer bilmek, ruhun en yüksek mertebesidir. Çünkü sevgi, birini kaybetme korkusuyla değil, onun varlığından duyulan o derin ve sessiz minnetle beslendiğinde gerçek gücüne kavuşur. Yanımızdakilerin sesini duyabiliyorken onlara güzel cümleler kurmak, bir elin sıcaklığını hissedebiliyorken o eli sıkıca tutmak; bizi sonradan gelecek olan o onarılmaz pişmanlık sancılarından bir nebze kurtarıcı olabilir.

Bu dünya bir gidişat ve akış yeridir denir; hiçbir şey sonsuza dek bizimle kalmayacak, onları yanımızdayken onurlandırmak bizim elimizdedir. Sevdiklerinizin kusurlarını değil, kattıkları güzelliklerini büyütmeli; çünkü vakit, kırmaktan çok tamir etmeye muhtaçtır.

Kimsenin kalbini “bir gün nasıl olsa gider” diye soğutmamalıyız; aksine “buradayken baş tacımdır” diyerek ısıtmalıyız. Kırmadan, dökmeden, incitmeden değer vermek; hem kendimize hem de hayatımıza yapacağımız en büyük iyilik olacaktır; bunu unutmamalıyız.

Sonradan dökülen yaşlar, sağlığında esirgenen bir gülümsemenin yerini asla tutmayacaktır.

Hayat, elimizdekileri kaybetme pahasına öğrendiğimiz bir ders değil, her anını şükürle ilmik ilmik dokuduğumuz bir sanat olmalıdır.

Sevgi ve saygıyla.

Bu yazıyı puanlayın
Ortalama: 5.0 / 5 (307 oy)
Yorumlar (0)

Yorum Yap

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!