Hayatın Sınavı : Yorulmak mı ? Ders Almak mı?

139 görüntülenme

Bu yazıyı paylaş:

Elinizdeki telefonların ekranlarını bir anlığına kapatalım ve yansımanıza bakalım; orada gördüğümüz yüz, aslında bugüne kadar kaç fırtınadan sağ çıktığını bilmediğimiz bir kahramanın yüzüdür.

Çoğumuz hayatın bir ödül töreni olmasını beklerken, kendimizi bitmek bilmeyen bir yazılı sınavın ortasında buluruz. Peki, ya bu sınavlar bizi elemek için değil de, içimizdeki o uyuyan cevheri uyandırmak için hazırlanmış birer gizli davetiyeyse? O zaman buna ne diyeceğiz? Gelin, yorgunluğumuza bir de bu pencereden, ruhun penceresinden bakalım.

Gözlerimizi dünyaya açtığımız o ilk anda başlayan ve son nefese kadar dinmeyen o ritmik uğultu, aslında evrenin bizlere fısıldadığı devasa bir soru kağıdıdır. Hayatın sınavlarla dolu olduğu gerçeği, sıradan bir teselli cümlesinden ziyade, varoluşun en temel yasasıdır; çünkü insan, ancak bir dirençle karşılaştığında kendi derinliğini keşfedebilmektedir. Elmasın kömürden farkı, maruz kaldığı o ağır baskı değil midir? Bizler de zamanın çarkları arasında yontulan, her darbede biraz daha şekil alan ve ruhu parlatılan yolcularız.

Eskiler anlatır; bir bilgeye sormuşlar: “Efendim, neden dertler bir türlü bitmiyor, neden her gün yeni bir imtihanla uyanıyoruz?” Bilge, önündeki çömlekçi çarkını işaret ederek şöyle demiş:

“Çünkü çamur, fırına girmeden kap olmuyor; kap olmadan içine de su doldurulamıyor. Sen sızlanıyorsun ama hayat seni sadece içine ‘hakikat’ doldurabilmek için pişiriyor.”

İşte bu pişme süreci, bazen bir ayrılığın sessiz acısında, bazen de büyük bir hayal kırıklığının getirdiği o ağır mahcubiyette saklıdır. Her zorluk, aslında bir sonraki aşamanın anahtarını sessizce cebimize bırakır. Eğer hayat sadece süt liman bir deniz olsaydı, kaptanın mahareti anlaşılamazdı! Dalgalar bizi yormak için değil, dümene daha hâkimiyetle sarılmayı öğretmek için kabarır.

Bir başka anlatıda, hayat boyu tökezlemekten yorulmuş bir genç, bir ihtiyara dert yanarmış: “Dedem, her seferinde tam ayağa kalktım derken başka bir taş çıkıyor karşıma, sanki hayat beni sınamaktan hiç vazgeçmeyecek. Sen bu yaşa kadar bu sınavlardan hiç yorulmadın mı?” diye sormuş, sızlanmış. İhtiyar tebessüm ederek cevap vermiş:

“Yorulmadım evlat, sadece ders aldım. Çünkü yolun üzerindeki taşlar durdurmak için değil, üzerine basıp daha yükseğe çıkmak için oradadır. Eğer yolunda hiç engel yoksa, o yol seni hiçbir yere götürmez!”

Konuya bu bakış açısıyla bakıldığında, yorulmak kelimesi yerini anlamaya bırakır. Bir sınavın içindeyken çekilen sancı, aslında bir genişlemenin, kabuğunu kırmanın sancısıdır. Biz kardeşler olarak ailemizin empoze ettiği bu düsturla hayata hazırlandık; bizler de evlatlarımızı o doğrultuda eğittik, onlar da bizden aldıkları feyzle bu yolu evlatlarına izletiyorlar. Kısacası; taşlara basarak yükselmeli, lakin ne dur ne de yorulmalı; bu iki kelimeyi de lügatlarımızdan silmeliyiz.

Mevlânâ da ne güzel söylemiştir:

“Taş taşlıktan geçmedikçe parmaklara yüzük olamaz. Yüzük olmayı dileyen taş, ezilmeyi, yontulmayı göze almalıdır.”

Tıpkı bir tohumun toprağın karanlığında verdiği o muazzam mücadele gibi; toprak onu sıkıştırır, nem onu çürütür ama o baskı olmasaydı başını göğe uzatacak bir çınar asla doğamazdı. İnsan da kendi sınavlarının karanlığında bittiğini zannederken aslında kök salmaktadır.

Sonuçta hayat, bize ne kadar bildiğimizi değil, ne kadar “olabildiğimizi” sorar. Sorular bazen can yakıcı, süre bazen kısıtlı olabilir; ancak her akşam başımızı yastığa koyduğumuzda, o günün yorgunluğunu bir madalya gibi taşımak gerekir. Çünkü en ağır sınavlar, en dirençli öğrencilere verilir. Bizler bu dünya mektebinde sadece birer yolcu değil, kendi hikâyesini sabırla ve her sınavdan bir parça daha bilgeleşerek yazan kalemleriz.

Unutmamalı ki; “Gökkuşağına ulaşmak isteyen, önce yağmurda ıslanmayı göze almalıdır.”

Şimdi, eğer şu an hayatın zorlu bir sorusuyla karşı karşıyaysak, kendimize nazik davranmayı unutmamalıyız. Bu sınav değerimizi eksiltmez; sadece olgunluğa erişmemizi sağlar. Başarısızlık bir son değil, sadece bir yolun kapandığını gösteren bir levhadır. En güzel manzaralar her zaman en dik yokuşların sonundadır.

Kendi hızımıza saygı duymalıyız, başkalarının kâğıdına bakıp vaktimizi ziyan etmemeliyiz; çünkü herkesin sınavı kendi biricik gönlünden başlar. Sabır, sadece beklemek değil, beklerken dik durabilmektir. Yarın uyandığımızda, karşımıza çıkan zorluğa bir düşman gibi değil, bize bir şey öğretmeye gelmiş bir misafir gibi bakmayı denemeliyiz. Görülecektir ki, ders alındığında sınav kendiliğinden nihayete erecektir.

Aslında her şey şu birkaç hakikatin kalbimizde yer bulmasıyla ilgilidir:

“Hayat bir okulsa, imtihanlar da sınıf geçmenin tek yoludur. Unutmamalı; ders alınmayan her sınav, öğrenilinceye kadar tekrar eder. Bizlere düşen görev yorulmadan, sadece öğrenmeye niyet etmektir.”

Kader, gayrete âşıktır; sınav ise ruhun cilasıdır. Üzülmeyelim; bugün bizi zorlayan ne varsa, yarın ayakta tutan da o olacaktır. Hep duyarız: “En sert rüzgârlar, en dayanıklı ağaçları yetiştirir.” Bunun için, sınavın ağırlığına değil, kazandıracağı derinliğe bakmayı yeğlemeliyiz. Herkesin kâğıdı kendine özeldir; dolayısıyla başkasının başarısıyla kendi sınavımızı tartamayız. Bugün sadece bir “ders” alıp yolumuza devam etmeliyiz.

Sevgi ve saygıyla.

Bu yazıyı puanlayın
Ortalama: 5.0 / 5 (96 oy)
Yorumlar (0)

Yorum Yap

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!