Sızlayan Vicdanın Yankısı
Bu yazıyı paylaş:
“Uluslararası İnsan Hakları İzleme Örgütü: İsrail ordusunu Gazze’deki ölülerden organ çalmakla suçladı. Bağımsız bir uluslararası soruşturma açılması çağrısında bulundu.”
Yeryüzü, var olduğu günden bu yana pek çok zulme şahitlik etti. Ancak bugünün dünyasında, Gazze’nin o mahzun topraklarında yaşananlar, kötülüğün sınırlarını bile utandıracak bir boyuta ulaştı. Tıp uzmanlarının raporları, insan hakları örgütlerinin titreyen sesleri bir gerçeği yüzümüze çarpıyor: Orada sadece canlar alınmıyor, o canların geride bıraktığı kutsal emanetler, hayati organlar bile birer meta gibi gasp ediliyor.
Dünya, tarihin en ağır imtihanlarından birini verirken, Gazze’den yükselen feryatlar artık sadece toprağa değil, insanlık onurunun tam kalbine saplanıyor.
Bir insanın nefesini kesmek yetmemiş gibi, o bedenin son zerresine kadar sömürülmesi, tarihin sayfalarına “insanlığın en kara lekesi” olarak kazınıyor. Tolstoy’a atfedilen o ölümsüz cümle, bugün Gazze’nin yıkıntıları arasında bir feryat gibi yankılanıyor:
“Acı duyuyorsan canlısın, başkasının acısını duyuyorsan insansın.”
Peki ya biz? Bir annenin kucağındaki soğuk bedenin, bir babanın evladının eksik kalmış uzuvlarına bakarken döktüğü o sessiz gözyaşının sızısını kalbimizde duyabiliyor muyuz? Eğer o sızı bizim de uykularımızı kaçırmıyorsa, eğer o boşluk bizim de göğüs kafesimizde bir yumruya dönüşmüyorsa, “insan” olma iddiamızdan ne kalır geriye?
Evet, canlı olmak sadece biyolojik bir süreçtir; nefes alırsın, karnın doyar, kalbin çarpar. Ama insan olmak, o kalbin bir başkasının kederiyle senkronize atmasıdır.
Katledenlerin Değil, Hissedenlerin Dünyası Dünya sahnesine gözlerimizi açtığımız an, biyolojik bir varoluşun sancısıyla tanışırız. Nefes alıyor olmak, kalbin göğüs kafesine her vuruşunda o ritmi hissetmek “canlı” olduğumuzun en yalın kanıtıdır. Kendi tenimize batan bir dikenin sızısını duymak, tabiatın bize bahşettiği ilkel bir hayatta kalma refleksidir. Ancak insanı, yeryüzündeki diğer tüm varlıklardan ayıran o ince ve derin çizgi; acının sadece kendine ait olanına değil, “ötekine” ait olanına da kapı açmasıdır. Kendi acımızı hissettiğimizde sadece hayattayızdır; fakat bir başkasının kalbindeki sızıyı kendi ruhumuzda duyumsadığımızda “insan” oluruz.
Bu vahşeti gerçekleştirenler, sadece bedenleri parçalamıyor; onlar insanlık onurunun, evrensel ahlakın ve merhametin köklerini kazımaya çalışıyorlar. Hem can alıp hem de o canın organlarına el uzatmak, kötülüğün bir “endüstriye” dönüştüğünün kanıtıdır. Bu, bir canlının diğerine yapabileceği en aşağılık, en karanlık saldırıdır. Bir insanın son nefesini verdiği o mahrem ana, bir “hırsızlık” sığdırmak, sadece hukukun değil, kainatın vicdanında da ebediyen mahkum edilecektir.
Bizim payımıza düşen ise sadece izlemek olmamalı. Hüzün, eğer eyleme ve bilince dönüşmezse sadece bir ağırlıktır. Merhamet ise, zulmün karşısında dimdik durup “Görüyorum, duyuyorum ve seninle beraber kanıyorum” diyebilme cesaretidir. Bugün bağımsız soruşturma çağrısı yapan o seslere kulak vermek, sadece bir adalet arayışı değil, kendi insanlığımızı kurtarma çabasıdır.
Gazze’de eksilen karaciğerlerin, çalınan böbreklerin ve durdurulan kalplerin yerinde bugün devasa bir boşluk var. Ama asıl korkutucu olan, bu vahşeti sessizce seyreden dünyanın göğsündeki o büyük “vicdan boşluğu”dur. Organları çalınan o masumlar, belki bu dünyadan eksik bedenlerle ayrıldılar; ama onlar insanlık tarihine en tam, en onurlu halleriyle geçtiler. Asıl sakat kalanlar, asıl “organı eksik” olanlar, bu zulmü yapanlar ve buna göz yuman ruhu çalınmış kalabalıklardır.
Şimdi bir kez daha düşünelim: Başkasının acısı bizim evimize girmiyorsa, o sızı bizim ekmeğimize karışmıyorsa, biz gerçekten yaşıyor muyuz? Yoksa sadece nefes alan birer gölge miyiz? Çünkü unutulmamalıdır ki; insanı insan yapan et ve kemik değil, bir başkasının yarasına bakarken duyduğu o tarifsiz, o asil sızıdır.
Sevgi ve saygıyla.