Bir Vicdanın ve Hakikatin Hikayesi

285 görüntülenme

Bu yazıyı paylaş:

Toplulukta, eşle dostla, arkadaşla, tanıdıkla tanımadıklarımla siyasi sohbetten hoşlanmam. Bilirim ki, hiç kimse birbirini ikna edemez; daha kötüsü, hiç kimse kendi idefiksinden vazgeçmez. Tartışmalar çoğu zaman hakikati aramak için değil, kendi doğrularını savunmak içindir. Bu yüzden mümkün olduğunca öğrendiğimiz yeni bilgiler ışığında Çin’in akıl almaz icatlarını, teknolojideki gelişmeleri, yapay zekâ ve robot haberleriyle ilgili çılgınlıkları konuşmak bana daha çok zevk veriyor. Geleceğin dünyasını anlamaya çalışmak, dünün tartışmalarında kaybolmaktan daha heyecan verici geliyor.

Ama geçenlerde kadim bir dost ziyaretime geldi. Yazılarımın da okuyucusu… Sohbeti baldan tatlıydı. Ağzım açık dinledim. Yeni yayınlardan eski klasik eserlere kadar anlattıkça anlattı. Edebiyatın derin sularında yüzdürdü beni. Bu eserler arasında özellikle Savaş ve Barış ve Anna Karenina vardı. O romanların yalnızca birer hikâye değil, birer insanlık aynası olduğunu öyle bir anlattı ki, dostum gidince ben de oturdum, biraz deşeledim. Yazarının hayatına dair ilginç ayrıntılar dikkatimi çekti ve bugünkü yazımın konusunu böylece seçtim.

Rus yazar ve asker Lev Nikolayeviç Tolstoy… Biz onu çoğu zaman sadece Tolstoy olarak, dünya edebiyatının en büyük eserlerini kaleme almış bir deha olarak tanırız. Oysa onun hayatı da romanları kadar çarpıcı, hatta belki daha dramatiktir. Edebiyata düşkün olanlar, huzur içinde ölümü karşılayacağı bir yer arayışıyla konağını terk ediş hikâyesinden başlayarak onun iç dünyasındaki fırtınalara vakıftırlar. 28 Ekim 1910 sabahı, henüz gün ağarmadan, eşinden gizlice ve sessizce; yanında özel hekimi Dr. Makovitski olduğu hâlde evden ayrılır ve Sofiya’ya bir veda mektubu bırakır. O mektuptaki şu cümle, bir ömrün yorgunluğunu ve kararlılığını taşır:

“Gidişim sana acı verecek, üzgünüm; bana inan ve başka türlü yapamayacağımı anla.”

Eşi Sofiya Tolstoy, onun evini terk ediş sebebini günlüğünde uzun uzun anlatmıştır. Bir yanda dünya çapında bir şöhret, büyük bir malikâne, kalabalık bir aile; diğer yanda sadeleşme arzusu, ruhsal arınma isteği ve dünyadan el etek çekme düşüncesi… Tolstoy’un iç çatışması tam da burada düğümlenir. Servetini reddetmek isteyen bir vicdan ile ailesinin geleceğini düşünen bir eş arasında sıkışmış bir hayat… Romanlarında insan ruhunun en karanlık köşelerini aydınlatan bir yazarın, kendi ruhunun içindeki fırtınayı dindirememesi ne büyük bir ironi değil midir?

Evinden ayrıldıktan sonra, ruhsal olgunluğa ulaşmak amacıyla dünya hayatından ve sosyal çevreden uzaklaşarak arzularını sınırlamaya çalışacağı münzevi bir yaşam arayışıyla yola çıkar. Güney yönüne doğru bir tren yolculuğuna başlar; Rostov-Don üzerinden Besarabya’ya ya da Kafkasya’ya gitme niyeti vardır. Ancak yaşlı bedeni bu uzun yolculuğa dayanamaz. Yolculuk sırasında rahatsızlanır ve Astapovo istasyonunda trenden iner. İstasyonda görevli bir seveninin evine sığınır. Birkaç gün süren hastalığın ardından, 1910 yılının Kasım ayının başında, orada hayata gözlerini yumar.

Ben bu hikâyede yalnızca büyük bir yazarın ölümünü değil, bir insanın hakikat arayışını görüyorum. Şöhretin, servetin, alkışların insan ruhunu doyurmaya yetmediğini; insanın en büyük kavgasının çoğu zaman kendi içiyle olduğunu görüyorum. Tolstoy’un romanları savaşları, ihanetleri, aşkları anlatır; ama onun hayatı bize başka bir şeyi fısıldar: İnsan, kendi vicdanıyla barışmadan hiçbir yere ait hissedemez.

Bu yazıyı yazmaktaki maksadım yalnızca bir biyografi aktarmak değil. Mesajım bir edebiyat dersi vermek de değil. Asıl mesele şu: Biz bugün neyin peşindeyiz? Tartışmaların, ideolojik kamplaşmaların, sosyal medya gürültüsünün içinde kendi iç sesimizi duyabiliyor muyuz? Yoksa başkalarını ikna etmeye çalışırken kendimizi mi kaybediyoruz? Teknolojiyi konuşmak, yapay zekâyı tartışmak elbette heyecan verici. Ama insanın kendi iç dünyasındaki zekâyı, vicdanı ve arayışı ihmal etmesi ne büyük eksiklik…

Tolstoy’un Astapovo’ya uzanan yolculuğu bana şunu düşündürdü: İnsan bazen en büyük yolculuğunu evinden çıkarken değil, kendi içinden çıkarken yapar. Ve bazen bir tren istasyonunda son bulan bir hayat, aslında hakikate doğru atılmış cesur bir adımdır.

Belki de mesele, dünyayı değiştirmekten önce insanın kendini değiştirme cesaretini gösterebilmesidir.

Sevgi ve saygıyla.

Bu yazıyı puanlayın
Ortalama: 5.0 / 5 (253 oy)
Yorumlar (1)

Yorum Yap

Nilgül erhan kalemci24.02.2026

Kendi içsel yolculuğumuz kolay olmuyor. Ancak huzur içinde uyuyorsan yanlızlık hussetmiuorsan bu yolculuk büyük ölçüde yola çıkılmış demektir.