Zekanın Asaleti

297 görüntülenme

Bu yazıyı paylaş:

Bazı zaferler alkışla değil, suskun bir tebessümle kazanılır. Bazı cevaplar vardır ki bağırmaz; ama muhatabının zihninde uzun süre yankılanır. İşte gerçek başarı, hazır cevabın hızında değil; kelimenin arkasındaki sükûnet, kavrayış ve zarafettedir. Çünkü söz, sahibinin aynasıdır. Ayna ne kadar berraksa, görüntü de o kadar nettir.

Bazı insanlar sesini yükselterek güçlü görünür. Bazıları ise sesini alçaltarak gerçekten güçlü olur. Aradaki farkı anlamak için bazen tek bir cümle yeter.

Bir üniversite yemekhanesinde geçen küçük bir olay, aslında büyük bir insanlık dersidir. Oğlum Tolga, sosyal medyada paylaşılan bir anekdotu bana aktarmış. Ben de bunu değerlendirmeyi yeğledim. Yemekhanede masalar doludur. Genç öğrenci, boş yer bulamayınca profesörler için ayrılmış masaya ilişir. Bir profesör durumdan rahatsız olur, kaşlarını çatar ve imalı bir cümle bırakır ortaya:

“Öküzler ve kuşlar aynı masada oturamaz.”

Söz ağırdır; ama bağırılarak söylenmemiştir. İçinde küçümseme, üstten bakış ve makamın verdiği özgüven vardır. Genç öğrenci bir an durur. O an, insanın karakterinin ortaya çıktığı andır. Ya kırılacak, ya kızacak, ya da yükselecektir.

Ve sakin bir sesle cevap verir:

“O zaman ben uçuyorum.”

Bu karşılık, kırmadan, bağırmadan, ama geri de durmadan verilen güzel bir tepkidir.

Yaşanan kısa diyalog, aynı zamanda aslında müthiş bir insanlık dersidir. Ne hakaret vardır içinde, ne saygısızlık. Sadece zekânın zarif bir kanat çırpışıdır bu eylem… İşte hazır cevap dediğimiz şey tam da budur: Kırmadan yerini bulmak. Bu cevap, zekânın öfkeye değil zarafete yaslandığında ne kadar etkili olabileceğini gösterir.

Elbette profesör de bu cevabı unutamaz. Güç sahibi olup söz karşısında zayıf düşenlerin ortak refleksi devreye girer: İntikam. Sınavda öğrenciyi takibe alır. Cevapları didik didik eder, hata arar. Fakat bilgi sağlamdır. Emek yerindedir. Zekâ yalnızca sözde değil, kâğıtta da kendini göstermiştir.

Profesörün sınavda takınması ise insanoğlunun zayıf yanını gösterir: Güç, her zaman olgunlukla taşınmaz. Oysa gerçek güç, karşısındakini küçültmekle değil; yükseltebilmekle ölçülür. Öğrencinin ikinci sınavı ise yazılı kâğıtta değil, odadaki o son soruda başlar.

Son çare olarak öğrenciyi odasına çağırır.

“Sana son bir soru,” der. “Yolda iki torba bulsan; birinde akıl, diğerinde para var. Hangisini seçersin?”

Bu soru aslında bilgi ölçmez; karakter tartar, karakter aynasıdır.

Genç adam tereddütsüz cevap verir: “Para olanı alırdım.”

Profesör kendinden emin bir ifadeyle karşılık verir: “Ben akıl olanı seçerdim.”

Ve o meşhur cümle gelir:

“Olabilir… İnsan kendinde eksik olanı tamamlamak ister.”

İşte sözün ağırlığı burada hissedilir. Çünkü gerçek zekâ, karşısındakini incitmeden gerçeği gösterebilmektir. Ayna tutar ama camı kırmaz.

Bu cümle bir meydan okuma değildir; bir tespittir. Tespit ise çoğu zaman en güçlü cevaptır. Çünkü hakikatin sesi yükselmez; sadece yerini bulur.

Hazır cevap olmak; hızlı konuşmak değil, doğru zamanda doğru kelimeyi seçebilmektir. Satrançta bir hamle yapmadan önce birkaç hamle sonrasını düşünen oyuncu gibi, sözü de öngörüyle kurmak gerekir. Çünkü söz, bir kere çıktığında geri dönmez; ya köprü olur ya da duvar.

Profesör bu defa öfkesini saklayamaz. Not hanesine “Öküz” yazar. Bu tepki, makamın arkasına saklanan küçük bir kızgınlıktır… “Öküz” yazması, makamın insanı yüceltemeyeceğinin küçük ama çarpıcı bir göstergesidir.

Öğrenci odadan çıkar. Fakat bir dakika sonra kapıyı yeniden aralar:

“Hocam, imzanızı atmışsınız ama notumu yazmayı unutmuşsunuz.”

Bu son cümle, hikâyenin zirvesidir. Çünkü burada üstünlük bağırarak değil, zarafetle kurulmuştur. Haklı olmak başka; haklı kalabilmek başka bir meziyettir.

Burada da yine zekâ, sadece karşılık vermemiş; aynı zamanda seviyesini de korumuştur. Ne hakarete hakaretle cevap vermiştir ne de susarak kabullenmiştir. Sözün gücünü, saygının sınırları içinde değerlendirmiştir.

Hayatta çoğu zaman bilgi kadar ifade de önemlidir. Hatta bazen ifade, bilginin de önüne geçebilir. Çünkü doğruyu bilmek başkadır; doğruyu doğru biçimde söyleyebilmek başkadır. İnsan, kelimeleriyle büyür ya da küçülür. Dil, ya kalp incitir ya da ufuk açar. Kelimeler de satranç taşları gibidir. Düşünmeden sürülen piyon, oyunu kaybettirir. Ama doğru zamanda yapılan sade bir hamle, şahı mat eder.

Gerçek üstünlük, haklı çıkmak değil; haklı kalabilmektir. Ve belki de en büyük meziyet şudur: Öfkeye akılla, kibire vakarla, haksızlığa ise zekâyla karşılık verebilmek…

Unutulmamalıdır ki; kaba söz, sahibinin eksikliğini; zarif söz, sahibinin derinliğini gösterir.

Kibir ses yükseltir. Zekâ ise seviye yükseltir.

Hazır cevap olmak; karşıyı susturmak değil, gerçeği susturmamak, vurgulamaktır. Ve bazen en büyük cevap, sakin söylenen tek bir cümledir.

Uçabilenler, yerdekilerin diliyle kavga etmez. Sadece kanat çırpar.

Sevgi ve saygıyla.

Bu yazıyı puanlayın
Ortalama: 4.9 / 5 (252 oy)
Yorumlar (0)

Yorum Yap

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!