Bir Nefeslik Devlet !
Bu yazıyı paylaş:
“Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi, Olmaya devlet cihanda bir nefes sıhhat gibi.”
Kanuni Sultan Süleyman’ın asırlar öncesinden yankılanan bu beyti, insanın bütün ömrünü özetleyen bir hakikati fısıldar kulağımıza. İhtişamın, servetin, makamın ve şöhretin gölgesinde kalan ama aslında hepsinden yüce olan bir nimeti : “Sağlığı” , nefes almanın sıradanlığında saklı mucizeyi. Gerçekten de “Sağlıklı olmak, varlıklı olmaktan değerlidir” sözü, yaş aldıkça daha berrak bir anlam kazanır; gençliğin hoyrat rüzgârı diner, hayatın ince terazisi daha hassas tartmaya başlar.
Herhalde basında geçen yetmiş yılın etkisiyle olacak, her sabah gözümü açar açmaz elim haber bültenlerine gider. Dünyada ne olmuş, kim ne demiş, nerede ne yanmış, nerede ne söndürülmüş… Savaş başladı mı, savaş bitti mi, yeniden bir kaos ortaya çıktı mı? Ama siyasetin içi boş tartışmalarını da görmemek için gözümü kırpar, kulağımın duymasını önlerim… Sosyal medyada bir gezinti, birkaç yorum, birkaç başlık… Alışkanlığın verdiği o ilk heyecanı hiç kaybetmedim. Aklım yerinde olduğu sürece de kaybetmeye niyetim yok. Bilirim ki, insan, merak ettiği sürece yaşıyor sanki.
İşte yine böyle bir sabah, beni yıllar öncesine götüren bir haberle karşılaştım. Norveç’te kırk dokuz yaşındaki bir adam, şiddetli karın ağrısıyla hastaneye koşuyor. Muayene ediliyor, kendisine asit önleyici bir reçete yazılıyor ve evine gönderiliyor. Fakat ağrısı dinmek yerine artıyor. Çaresizlikle telefonuna sarılıyor ve xAI tarafından geliştirilen üretken yapay zekâ sohbet robotu olan Grok’a danışıyor. Saniyeler içinde gelen cevap çarpıcı: “Ülser delinmesi ya da atipik apandisit olabilir. Bilgisayarlı tomografi çektirin. İhmal etmeyin, hastaneye koşun.” Hasta mesajı doktorlara gösteriyor, tomografi çekiliyor, ameliyat yapılıyor ve adam hayata yeniden tutunuyor.
Haber buydu. Fakat satır aralarından bana düşen, çok daha eski bir hikâyenin kapısını araladı.
Ben sohbetlerimde , sırası geldiğinde , kendimi “profesyonel hasta” diye tanımlarım. Şaka yollu söylerim ama arkasında ciddi bir hayat tecrübesi vardır. Yedi kardeşin arasında büyüdüm. En büyük ağabeyimiz Selçuk, İzmir Devlet Hastanesi’nde başhekim yardımcılığı ve hariciye şefliği yapmış, Fransız Hastanesi’nin Türk Hükümetine devrinde kurucu başhekimlik görevini üstlenmiş, Eşrefpaşa’da başhekimlik etmiş, elli binden fazla büyük ameliyata imza atmış bir cerrah… Benim on üç büyük ameliyatımın bir kısmını da o gerçekleştirdi. Böyle bir ağabeye güvenmemek mümkün mü?
Yıllar önce bir gece yarısı, şiddetli bir karın ağrısıyla kıvranmaya başladım. Babam beni acile götürdü. Muayene, reçete ve eve dönüş… Fakat ağrı diner gibi yapıp daha da şiddetlendi. Ölümle hayat arasında gidip geldiğimi hissediyordum. Ağabeyim o sırada Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi son sınıf öğrencisiydi. Intörn doktor olarak işi bitip eve geldiğinde beni bir süzdü, yüzündeki ciddiyeti hiç unutmam. “Hemen hastaneye” dedi.
O yıllarda İzmir’de tomografinin, imkânların bugünkü gibi olmadığı zamanlar… Alsancak Vapur İskelesi karşısındaki özel sağlık evine götürüldüm. Dönemin tanınmış cerrahlarından Operatör Doktor Mustafa Bozoklar hatırımız için gece yarısı geldi. Yapılan müdahalede apandisitimin patlamak üzere olduğu anlaşıldı. Böylece bir bıçak darbesiyle ölümün kıyısından dönmüştüm.
Apandisitten hep korkmuşumdur. Sebebi çocukluk hafızama kazınmış bir acı… Babamın Afyon’daki görev yıllarında PTT’deki bir arkadaşının on beş yaşındaki kızı, apandisit patlaması nedeniyle hayatını kaybetmişti. O haber, küçük kalbimde bir ürperti bırakmıştı. Demek ki bazen birkaç saat, bir insan ömrüne bedel olabiliyordu.
Ameliyat sonrası eve döndüğümüzde iştahım açılmıştı. Kardeşimin fırından alıp getirdiği taptaze, dumanı tüten ekmeği görünce iştahım kabardı. Hemen yarısını keserek; içine sarımsak, domates, zeytin, biber, soğan doldurarak afiyetle yedim. İyi ki tel dolabımızda daha başka şeyler de yoktu! Gençliğin gözü doymaz, aklı ermez. Gece yarısı bir sancı daha… Yerleri tırmaladığımı hatırlıyorum. Ağabeyim yine imdadıma yetişti. Doktora telefon edildi. “Peritonit olabilir” dedi. Yani karın zarı iltihabı… İkinci kez ameliyata alındım.
Doktorun öfkesini, annemle babamın çaresizliğini bugün bile hatırladıkça içim burkulur. “Bu çocuk ölürse sizi savcılığa veririm” demişti doktor. O sözün ardında kızgınlıktan çok korku vardı aslında. Anne babamın yüzündeki perişanlık, benim yaşayıp onların hapse razı oluşu… Hayatın o ince, o kırılgan çizgisi.
Ama demek ki ömür yazılmışsa yazılmıştır. Allah ömür verince veriyor. O ameliyattan da sağ çıktım. Yıllar geçti, tam 13 kez ameliyatlar, nice hastane koridorları, nice beyaz önlükler… Sağlıkla imtihanım uzun sürdü ama bana en büyük dersi de o verdi.
Bugün teknoloji elbette ilerlemiştir. Yapay zekâlar teşhis önerebilmektedir, saniyeler içinde bilgi sunabilmektedir. Fakat şunu unutmayalım: Ağrıyı hisseden biziz. İhmali yapan da biz olabiliriz. Küçümsediğimiz bir sancı, yarına bırakılan bir kontrol, “geçer” deyip ertelenen bir şikâyet bazen geri dönülmez sonuçlar doğurabilir.
Sağlık, gerçekten bir devlettir. Ama tapusu cebimizde değildir; her an geri alınabilecek bir emanet gibidir. Onu korumak bizim sorumluluğumuzdur. Hastalandığımızda işi hafife almayalım. “Nasıl olsa geçer” demeyelim. Vakit kaybetmeden bir hekime başvurmayı ihmal etmeyelim. Doktorumuza güvenelim, ama bedenimizin sesini de dinlemekten kaçınmayalım.
Unutmayalım ki, dünya malı yerini doldurur; kaybedilen para kazanılır, makam değişir, şöhret söner. Fakat bir nefeslik sıhhat gitti mi, yerine koyacak hiçbir devlet yoktur.
Sağlıkla kalın.
Sevgi ve saygıyla.