Makul ve Makbul Olmayan Dua
Bu yazıyı paylaş:
Günlük hayatın en bol keseden harcanan cümlelerinden biridir beddua. Öyle ki bazı ağızlarda noktalama işareti gibidir; virgül yerine “Allah kahretsin”, ünlem yerine “Allah belanı versin” kullanılır. Trafikte korna çalınır, arkadan bir “iki yakan bir araya gelmesin” gelir; pazarda domates çürük çıkar, “yuvan yıkılsın” havada süzülür; elektrik faturası kabarık gelir, bu kez “gün yüzü görmeyesin” devreye girer. Sanki kelimeler değil de minik kara bulutlar dolaşır aramızda; sinirle üfleriz, göğe salarız, bulut gidip birinin tepesine çöksün isteriz. O an içimiz serinler gibi olur ama aslında en çok kendi göğsümüzde şimşek çakar.
Beddua, insanın güçsüz kaldığı yerde diliyle kurduğu küçük bir taht gibidir. Haksızlığa uğramış, çaresiz kalmış, öfkesi kabarmış insan, elinde kılıç yerine kelime bulur; o kelimeyi de göğe doğru savurur. “Madem ben yapamıyorum, bari yüce yaratana havale edeyim” der. Ne var ki havale edilen her dosya kabul görmez; kimi zaman geri döner, sahibinin cebinde patlar. Çünkü makul ve makbul olanı, ateşi üfleyerek büyütmek değil, su serperek söndürmektir. Zor iştir, kabul; insanın içindeki küçük yangın söndürme tüpü her zaman dolu olmaz. Ama yine de denemeye değer.
Bu konuda en güzel örnek, merhameti öfkesine galip gelenlerin hayatında saklıdır. Mesela Hz.Muhammed’in tutumuna dair anlatılan menkıbeler… Bedir Savaşı’nda ağır bir yenilgi yaşayan ve inanç meselesini kılıçla çözmeye kalkışan Mekkelilerin, hınçla yeniden saldırdığı Uhud Savaşı’nda yaşananlar ibretliktir. İslam ordusunun önde gelen isimlerinden Hamza bin Abdülmuttalib mızrak darbesiyle şehit olmuş, Peygamber’in kendisi de başından ve yüzünden yaralanmıştır. İnsan böyle bir tabloda ne der? Öfkenin diliyle konuşmak en kolayıdır. Fakat o, beddua yerine ıslah için yakarmayı seçmiştir. “Onlara hidayet ver” demek, “onları kahret” demekten daha ağır bir imtihandır çünkü. Öfkenin ateşini içine akıtmak, dışarı püskürtmekten daha zordur.
İşin bir de magazinsi, gündelik hayata yakışan tarafı var elbette. Hanım eşine kızmış; sinir okları hedefi bulmuş, kelimeler alev almış. “İnşallah cehenneme de gidersin, çatır çatır da yanarsın!” diye hızını alamayınca evin salonu bir anda mahşer provası gibi olmuş. Adamcağız ise yangına benzin dökmek yerine eline görünmez bir itfaiye hortumu almış sanki. Sükûnetle, hafif ezilip büzülerek, “Maşallah, sen oraya da mı gittin? Her şeyi biliyorsun!” deyivermiş. İşte mizahın suyu burada devreye girer; alevi küçültür, dumanı dağıtır. Bir anlık tebessüm, en harlı bedduanın bile pabucunu dama atar.
Belki de mesele, dilimizin ucuna geleni göğe göndermeden önce bir an durabilmekte. Beddua, anlık bir rahatlama sağlar ama uzun vadede kalbi sertleştirir. Dua ise sahibini de muhatabını da yumuşatır. Kötülük talep etmek kolaydır; iyilik dilemek emek ister. Ne zaman ki “Allah belanı versin” yerine “Allah ıslah etsin” diyebiliriz, işte o zaman hem dünyamızın hem cümlelerimizin yakası bir araya gelmeye başlar. Çünkü insanın dili, kalbin tercümanıdır; tercüman ne kadar nezaketli olursa, kalbin dosyaları da o kadar selametle kapanır.
Ve belki de en güzeli şudur: Hepimiz zaman zaman öfkelenir, kırılır, inciniriz; bu hâl insan olmanın fıtratındandır. Mühim olan, o kırgınlığın içimizde kök salmasına izin vermemektir. Dilimizi bedduaya alıştırmak yerine duaya meylettirmek, önce bize iyi gelir. Zira ağızdan çıkan her söz, dönüp dolaşıp yine kalbimize uğrar. Kalbimize uğrayanın ise misafir mi, yük mü olacağına biraz da biz karar veririz.
Öyleyse gelin, yükümüzü hafifletelim; kimseyi incitmeden, kimseye incinmeden, sözümüzü merhametin terazisinde tartmayı deneyelim. Gönlünüz hep sıcak kalsın, dualarınız da iyiliğe ve hayra yönelik olsun. Sevgi ve saygıyla.