Mahalle Kültüründen Bugüne Küslük Üzerine

266 görüntülenme

Bu yazıyı paylaş:

Bizler, bugünün çocuklarından çok farklı bir ortamda, onların belki de hiç deneyimleyemeyeceği bir güzelliğin içinde büyüdük. Bundan seksen yıl öncesinden söz ediyorum. Betonun değil toprağın, ekranların değil insan yüzlerinin aydınlattığı mahallelerde büyüdük biz. Hayatımızın merkezi mahallemizdi; oyunlarımız, sevinçlerimiz, kırgınlıklarımız, dostluklarımız hep oradaydı. Sosyal ilişkileri, arkadaşlığı, dostluğu ve sevgiyi de o dar sokaklarda, açık kapıların önünde, komşu seslerinin arasında öğrendik.

Çok sevdiğimiz arkadaşlıkları da orada yaşadık; zaman zaman çatışmaları, kırgınlıkları, itişip kakışmaları da … Ama biz o mahalle kültürü içinde, saf çocuk aklımızla, dürüst ve açık sözlü olmayı bilirdik. Küstüğümüzde bile mertçe küserdik. Kızdığımız, kırıldığımız can ciğer arkadaşımıza tepki göstermek için sağ elimizin işaret parmağının üzerine orta parmağımızı bindirir, ona doğru uzatır ve “Boz bunu!” derdik. Bozarsa karşılıklı küserdik. Bu bir ilandı; gizli saklı değil, açık ve net.

“Pilavdan dönenin kaşığı kırılsın” diyerek sözümüzün arkasında dururduk. Küslük kısa sürerdi ama ciddiydi. Ne var ki iki tarafın da içi rahat etmezdi. Aynı sokakta büyüyen, aynı oyunda terleyen, aynı ekmeği paylaşan çocukların küslüğü uzun sürmezdi. Bir fırsat kollanır, bir araya gelmenin zemini aranırdı. Sonunda da kaşık kırılırsa kırılsın denir; ne olduğunu, niçin söylendiğini pek de bilmeden, Celle şânuhû (yeminini kabul etmiyorum, bu yeminden şanı büyük olan Allah’a sığınıyorum) ifadesi yerine dil dönmediği için olsa gerek kestirmeden çocuk olarak “Celleşeni , cennetin anahtarı bende!” sözleriyle barışırdık. Sarılınır, öpüşülür, hiçbir şey olmamış gibi dostluk kaldığı yerden devam ederdi.

Bugüne bakıyorum da… Eften püften, incir çekirdeğini doldurmayan sebeplerle insanlar birbirine küsebiliyor. Arkadaşlar, dostlar, akrabalar, hatta kardeşler arasında yıllarca süren suskunluklar var. Üstelik çoğunda mertlik de yok. Kimsenin açıkça konuşmadığı, sebebini bile tam bilmediği küslükler… “Dağ dağa küsmüş de kimsenin haberi olmamış” misali. Sessiz, derinden ama yıpratıcı…

Sadece bireyler mi? Koca koca devletler arasında bile benzer durumlar yaşanıyor. Oysa bu dünya ölümlü dünya… Konuşsan ne olur, konuşmasan ne olur? Zaman geçiyor. Johann Wolfgang von Goethe’nin dediği gibi:

“Her şey zamanla telafi edilir de, geçip giden zaman asla telafi edilemez.”

Kırgınlıklar belki onarılır, yanlış anlaşılmalar düzeltilir; ama küs geçirilen yıllar geri gelmez. Bir cenazede, bir hastane koridorunda, bir ayrılık anında insanın içine çöken “Keşke konuşsaydım” duygusu, en ağır yüktür.

Aslında küslük, çoğu zaman duygusal bir şiddet biçimi olarak tanımlanır. İletişimi kesmek, görmezden gelmek, yok saymak… Bunlar insan ruhunu yavaş yavaş örseler. Elbette insan kırılabilir, incinebilir; bu çok insani bir durumdur. Ancak küslüğü bir gurur meselesi hâline getirmek, köprüleri tamamen yakmak, belki de en çok kişinin kendisine zarar verir.

Bizim zamanımızda küslük vardı ama içinde umut da vardı. Küserdik ama barışma kapısını aralık bırakırdık. Çünkü dostluğun, akrabalığın, kardeşliğin değeri bilinirdi. Bugün belki hayat daha hızlı, insanlar daha meşgul, iletişim araçları daha fazla; ama gönülden gönüle giden yollar sanki daha dar.

Oysa bir adım atmak çoğu zaman yeterlidir. Bazen bir telefon, bazen içten bir mesaj, bazen de kapıyı çalıp “Konuşalım mı?” demek… Kim haklı, kim haksız tartışmasından önce, “Biz neyi kaybediyoruz?” diye düşünmek gerekmez mi?

Elbette herkes kendi doğrusu içinde yaşar. Kimseyi suçlamak, yargılamak doğru değil. Hepimiz zaman zaman kırılır, kırarız da. Ancak kırgınlıkları büyütmek yerine küçültmeyi; küslüğü uzatmak yerine konuşmayı; suskunluğu seçmek yerine gönül almayı tercih edebiliriz.

Çünkü hayat kısa. Sevdiklerimizi incitmeden, kırmadan, darıltmadan yaşamak; kırgınlıkları mümkün olduğunca büyütmemek en büyük kazançtır. Küsmek yerine konuşmayı, susmak yerine anlamayı, uzaklaşmak yerine yaklaşmayı seçmek hem kalbimize hem de ilişkilerimize iyi gelecektir. Belki de en güzeli şudur: Küsmemeye niyet etmek… Küsmüşsek de fazla bekletmeden gönül almak. Zamanı değil, sevgiyi biriktirmek.

Şimdi düşünüyorum da, bizim küslüğümüz bile insanîydi. Yüz yüze olurdu her şey. Göz göze gelirdik. Kırıldığımızı saklamazdık ama sevgimizi de saklamazdık. Mahallede kimse kimseye uzun süre yabancı kalamazdı. Aynı bakkaldan alışveriş yapılır, aynı çeşmeden su içilir, aynı bayram sabahında kapılar çalınırdı. Küslük, hayatın akışına dayanamazdı.

Şimdilerde ise insanlar aynı apartmanda oturup birbirini tanımıyor. Aynı masada oturup telefonuna bakıyor. Aynı aile içinde yaşayıp birbirine yabancılaşabiliyor. Küslük artık bir el işaretiyle ilan edilmiyor; sessizce, içten içe, bazen bir “görüldü” mesajıyla başlıyor. Kimse “Boz bunu” demiyor ama herkes kendi içinde bir şeyleri bozuyor.

Oysa insan dediğin, ilişkiyle insan. Dostla, komşuyla, akrabayla, kardeşle anlam kazanıyor. Hayatın yükü paylaşıldıkça hafifliyor. Sevinç paylaşıldıkça çoğalıyor. Küslük ise insanı yalnızlaştırıyor. İçine kapatıyor. Gurur dediğimiz şey bazen görünmez bir duvar örüyor aramıza.

Bizim zamanımızda gurur vardı ama inat yoktu. Küserdik ama içimizden bir ses “Yeter artık” derdi. O ses vicdandı belki, belki de sevgiydi. Şimdi o sesi bastırmak daha kolay. “Aramasın”, “O gelsin”, “İlk adımı o atsın” demek daha kolay. Ama kolay olan her zaman doğru olmuyor.

Şunu da unutmamak gerekir: İnsan hayattayken barışılır. Gönül alınacaksa bugün alınır. Yarın dediğimiz şeyin garantisi yok. Bir gün bakarsınız ki söyleyecek söz kalmış ama söyleyecek insan kalmamış. İşte o zaman geçip giden zamanın kıymeti daha iyi anlaşılır.

Biz mahallede büyürken şunu öğrendik: Dostluk emek ister ama küslük hiçbir emek istemez. Küsmek kolaydır; sürdürmek daha da kolaydır. Zor olan, gönül yapmaktır. Zor olan, “Ben de hata yapmış olabilirim” diyebilmektir. Ama insanı büyüten de işte o cümledir.

Belki de yeniden o çocuk saflığına dönmek gerekir biraz. Hesapsız, kitapsız, içten… Kırıldığımızda söyleyebilen, sevdiğimizde gösterebilen insanlar olmak… Küslüğü bir silah gibi değil, geçici bir duygu gibi görmek…

Kimseyi suçlamadan, kimseyi yargılamadan şunu söylemek isterim: Küsmek yerine konuşmayı deneyelim. İçimize atmak yerine paylaşmayı. Uzatılan eli havada bırakmamayı. Çünkü dünya gerçekten ölümlü dünya… Kalp kırmak kolay, onarmak zor.

Geleneğimizde barışmak büyüklüktür. İlk adımı atan kaybetmez; aksine kazanır. Belki yine çocukluğumuzdaki gibi içimizden bir sesle diyebilmeliyiz:

“Celleşeni cennetin anahtarı bende…”

Ve ardından gülümseyip sarılabilmeliyiz.

Küslükler kısa, dostluklar uzun olsun. Hiç kimseyi incitmeden, kırmadan, darıltmadan; varsa kırgınlıklarımızı tatlıya bağlayarak yaşayalım. Çünkü geriye dönüp baktığımızda hatırlamak isteyeceğimiz şey, küs kaldığımız günler değil; barıştığımız anlardır.

Sevgi ve saygıyla.

Bu yazıyı puanlayın
Ortalama: 4.9 / 5 (239 oy)
Yorumlar (1)

Yorum Yap

Temel Kamiloğlu21.02.2026

İçimizi ısıtan bir yazı küslüklerin çok arttığı ve hosgörünün çok azaldığı bir dönem yaşıyoruz Önemli bir toplumsal gerçeğe dikkat çekmişsiniz tebrikler elinize yüreğinize sağlık Saygılar