Her Şeyin Bir Adabı Var
Bu yazıyı paylaş:
Bazı hikâyeler vardır; ilk okunduğunda güldürür, ikinci okuyuşta düşündürür, üçüncüsünde ise ayna görevi ile topluma rehber olur.
İşte geçenlerde sosyal medyada paylaşılmış okuduğum anekdot böyle bir şeydi. Gülmekten kırıldım. Ama sonra üzerinde çok da düşündüm. Hatırımda kaldığı kadarıyla hikâye şöyle aktarılmıştı:
Yaşlı bir amca, Cuma günü camiye gider. Tesadüf bu ya, koskoca camide ondan başka kimse yoktur. Vaaza hazırlanan hoca efendi duruma şöyle bir göz atar, vatandaşın yanına yaklaşır ve sorar:
— Senden başka cemaat yok, vaaz vereyim mi?
Amca saf, dürüst; lafı dolandırmaz:
— Ben seyisim. Bu işlerden pek anlamam. Yirmi atım var. Hepsi kaçsa biri kalsa, onu ihmal etmem; yine bakarım.
Hoca efendi dersini aldığını sanır. Minbere çıkar, uzun uzun vaaz verir. Söz sözün üstüne biner, cümleler çoğalır, anlatılan anlatılana eklenir. Vaaz biter, hoca aşağı iner, memnun bir edayla vatandaşa yine sorar:
— Beğendin mi?
Amcanın cevabı gecikmez:
— Ben seyisim. Vaazdan anlamam. Yirmi atım var. Sularını ve yemlerini bir ata verip onu çatlatmam.
İşte tam orada hikâye, şakadan çıkar, hikmete yaslanır. Ayna vazifesi görür…
Çünkü mesele vaaz değildir; mesele ölçüdür. Mesele anlatmak değil, kararında aktarabilmektir. Bazı anekdotlar vardır; anlatıldığı mecliste kahkaha koparır ama asıl gürültüyü insanın içinde yapar. Güldürürken durdurur, durdururken düşündürür. Bu hikâye de işte tam olarak böyledir.
Bizler de çoğu zaman ya o hocayız ya da o seyis. Bazen anlatırken yirmi atın payını tek cümleye yükleriz; cümle şişer, mana yorulur, muhatap susar. Bazen de dinlerken, kulağımızdan girenin kalbimize uğramadan usulca çıkmasına izin veririz. Oysa söz dediğin, at gibidir: Ne aç bırakılmalıdır ne boğulmalarına sebep olmalıdır. Zamanında, kararında verilmelidir.
Her şeyi söylemek marifet değildir; söylenecek olanı, duyulacak kadar söylemek marifettir. Çünkü insan, ancak taşıyabildiği kadarını yanında götürür. Geri kalan, caminin boşluğunda yankı olur; güzel ama faydasız.
Kıssadan hisse: Meramın anlatılmasında da, derdin ortaya konulmasında da, bir fikrin beyan edilmesinde de, tartışmada da sınırı iyi belleyip, ifadeyi aydın havayla kısa beyan etmeli. Aksi halde sarfedilen karşı tarafın sağ kulağından girip, sol kulağından çıkar gider.
Söz, yük değil azık olmalı. Söz, hevesle değil merhametle ölçülmelidir.
İnsan zihni de kalbi de at gibidir. Aç kalırsa yolda kalır, fazla yüklenirse çöker. Bir fikri anlatırken yirmi atlık hevesi tek cümleye bindirdiğimizde, haklıyken yorucu oluruz; doğruyu söylerken dinlenmez hâle geliriz. Söz, niyetle değil dozla tesir eder.
Ve belki de bütün bu hikâyenin bize usulca söylediği şudur: Ölçü yalnızca sözde değil, her hâlde lazımdır. Sevinçte, öfkede, anlatmada, susmada… Ne sevgiyi boğacak kadar çoğaltmak ne sitemi yaralayacak kadar uzatmak. Karşımızdakinin nefesini gözetmek, kendi hevesimizi biraz kısmak incelik ister.
Bir ata yetecek söz, bazen bütün bir sürüyü selâmete çıkarır. Fazlasıysa sadece terletir… Ve terleyen at, bir daha uzun yol gidemez.
Sevgi ve saygıyla.