İddialı Olmanın Ateşi ve İddiasızlığın Bilgeliği
Bu yazıyı paylaş:
İnsanın bu dünyadaki duruşu, sessiz bir nehir ile gürleyen bir çağlayan arasındaki o ince çizgide gizlidir. Varlık sahnesine adım attığımız andan itibaren, üzerimize giydirilen kimliklerin en ağır olanı “bir şey olma” zorunluluğudur. Gökyüzünde asılı duran güneş gibi her yeri aydınlatma tutkusu mu, yoksa bir gece çiçeği gibi sessizce açıp kokusunu sadece karanlığa fısıldamak mı daha değerlidir? Bu sorular, asırlardır insan ruhunun labirentlerinde yankılanan kadim bir ikilemdir.
İddialı olmak, insanın kendi sınırlarını zorlaması, evrenin sessizliğine karşı kendi sesini yükseltmesidir. İnsan doğal bir tepkiyle, bir heykeltıraşın mermere vurduğu her çekiç darbesi gibi hayatın yüzünde iz bırakmak ister. Bu tutku, medeniyetleri kuran, sanatı arşa çıkaran ve imkansızı mümkün kılan o kutsal iç duyguların ateşidir.
Derler ki, insan ruhu, her sabah iki farklı güneşin doğuşuna uyanır: Biri bizi zirvelere çağıran, ismimizi taşlara kazımamızı fısıldayan “iddialı olma hırsı” güneşi; diğeri ise bizi kendimize, köklerimize ve sessizliğin huzuruna davet eden “iddiasızlık” nurudur.
Çoğu zaman hayatı bir yarış pisti sanırız; oysa hayat, bir pistten ziyade, her adımda kendimizi yeniden keşfettiğimiz bir labirenttir. Bu labirentte “Ben buradayım!” diye bağırmak mı bizi var kılar, yoksa varlığın kendi ritmine uyum sağlayıp sessizce akmak mı?
İddialı olmak, insanın kendi sınırlarını birer parmaklık gibi değil, aşılması gereken birer eşik gibi görmesidir.
Çok kaynaşmış olduğumuz aile dostumuzun biri kız, diğeri erkek iki evladı var. Kız inanılmaz iddialı… Çok gözü kara, her konuda çıtayı hep yüksek tutarak atılgan davranırken diğeri farklı bir yapıda. Çok zeki, çalışkan, üstün vasıflara sahip olmasına rağmen iddiasız. Tabiri caizse adımını atacakken bile basacağı yerin sağlam olup olmadığını düşünen bir karakterde ama her ikisi de her ne hikmetse başarılı.
Fatih gemileri karadan yürütme iddiasına tutunmasaydı, belki bugün insanlık hikâyesi çok sönük kalırdı. İddia, bir “itiraz” biçimidir; kadere, durağanlığa ve vasatlığa karşı çekilen bir kılıçtır. Ancak bu kılıç iki ağızlıdır. İnsan, iddiasının peşinde koşarken bazen “kendisi” olmaktan çıkıp “hedefi” haline gelir. Başarıya endeksli bir ruh, her yenilgide biraz daha eksilir. Oysa gerçek büyüklük, zaferde değil, o yola çıkma cesaretindedir.
Oscar Wilde’ın dediği gibi:
“Hepimiz çamur içindeyiz ama bazılarımız yıldızlara bakıyor.”
İşte iddia, o çamurun içinden başını kaldırıp yıldızlara uzanma eylemidir.
Peki ya iddiasızlık? Toplumun genellikle “eylemsizlik” veya “zayıflık” olarak yaftaladığı bu hal, aslında bilincin en yüksek mertebesidir. İddiasızlık, hiçbir şey yapmamak değil, yapılan her şeyi “benlik” hırsından arındırarak yapmaktır. Bir çiçeğin açmak için alkış beklememesi, güneşin doğmak için bir unvana ihtiyaç duymaması gibi… İddiasızlık, doğanın o muazzam tevazusuna eklemlenmektir.
Sevgi ve saygıyla.