İradenin İnce Estetiği
Bu yazıyı paylaş:
Bugünkü yazımda, günümüzde modern toplumun en büyük yanılgılarından birine değinmek istedim. Özgürlükçü bir ahlak anlayışının temel taşlarını oluşturan sevgi ve saygının bir “emir kipiyle” yan yana gelemeyeceği gerçeğini, bu duyguların ancak özgür bir iradeyle sunulduğunda bir kıymet taşıyacağını vurgulamaya çalıştım.
İnsanın iç dünyası, dışarıdan dayatılan her türlü müdahaleye karşı doğuştan gelen bir dirence sahiptir. Sevgi, saygı, nezaket ve incelik gibi kavramlar; birer sosyal ödev veya mecburiyet değil, bireyin kendi ruh bahçesinden koparıp sunduğu özgür çiçeklerdir. Bir insana “Beni sevmelisin” demek, bir çiçeğe “Hemen açmalısın” demek kadar beyhude ve fıtrata aykırıdır.
Gönül kapısının dışarıda bir kolu yoktur; o kapı ancak içeriden, kişinin kendi tasarrufuyla açılabilir. Bu yüzden, sevginin bir borç gibi tahsil edilmeye çalışılması ya da saygının bir hiyerarşi sopasıyla dayatılması, o yüce duyguların sadece sahtesini doğurur. İğneli yazıları ile tanınan ünlü yazar Oscar Wilde’ın da ifade ettiği gibi:
“Hiç kimse bir başkasını sevmeye zorlanamaz, sevgi bir lütuftur; verilirse alınır, istenirse kaçar.”
İşin en hassas noktası ise, bu iradi duruşun sergilendiği vitrindir. Bir insanın sevgisini veya saygısını karşısındakinin kılık kıyafetine, fiziksel kusursuzluğuna, “pejmürde” ya da “şık” oluşuna göre teraziye vurması, aslında kusura bakılmasın kendi sığlığının bir yansımasıdır.
Gerçek asalet, karşındakinin neye sahip olduğuyla değil, kim olduğuyla ilgilenmeksizin sergilenen o vakur duruştur. Ancak burada çok ince bir çizgi vardır: Sevmemek veya saygı duymamak, bir başkasına nezaketsizlik etme veya kötü davranma hakkını kimseye tanımaz.
Birini kalbin en mutena köşesine yerleştirmek zorunda olmayış, ona karşı yıkıcı bir dil kullanabileceği anlamına asla gelmez. Nitekim meşhur bir hikâye anlatılır: Sokrates’e, kendisine hakaret eden bir adam hakkında ne düşündüğü sorulduğunda, o sadece gülümser ve şöyle der:
“Eğer bir eşek beni çiftelemiş olsaydı, ben de tekme atıp, ona dava mı açmalıydım?”
Buradaki nükte, karşındakinin seviyesine inmemek, sevmesen bile kendi nezaket sınırlarını korumaktır. Bu büyük bir erdemdir.
Sonuç olarak, sevginin ve saygının azlığı ya da yokluğu bir tercih meselesidir ve bu tercih her bireyin kutsal alanıdır. Kimse “ben sevdim, sen de seveceksin” despotluğuyla ruhlar üzerinde tahakküm kuramaz. Hayatın gerçek zenginliği, zoraki alkışlarda değil, bir insanın kendi hür iradesiyle, hiçbir dış etkene bakmaksızın sunduğu samimi bir selamda gizlidir.
Unutulmamalıdır ki; zorla alınan saygı korku, zorla istenen sevgi ise sadece acıma duygusu doğurur. İnsanı insan yapan, bu duyguları birer “zorunluluk” olarak değil, kendi içsel derinliğinin bir “armağanı” olarak sunabilme yetisidir.
Sözün özü; hayat sahnesinde rollerimizi oynarken, kalbimizin anahtarını sadece layık gördüğümüz kapılara emanet etmek en doğal hakkımızdır. Ancak bu hak, bizleri başkalarının dünyasına gölge düşürmeye, hoyratça davranmaya sevk etmemelidir. Kimseyi sevmek zorunda olmadığımız gibi, kimseden de bizi sevmesini talep edecek bir üstünlüğe sahip değiliz. Aradığımız o huzur; başkalarını değiştirmeye çalışmakta değil, kendi nezaket sınırlarımızı bir kale gibi korumakta gizlidir.
Sevginin özgür, saygının ise samimi olduğu o geniş meydanlarda, ruhun kendi rızasıyla boy verdiği güzelliklerde yeniden görüşmek dileğiyle…
Sevgi ve saygıyla.