Maç Bahane , Hayata Tutunmak Şahane
Bu yazıyı paylaş:
Milli duygularla ve prensip olarak herhangi bir konuda Avrupa ve Amerika ile ülkemi karşılaştırıp bir aşağılık kompleksine kapılmam. Ama bugünkü yazımda ele alacağım konuda istemeyerek de olsa ortaya çıkan bir kıskançlığımı deşifre edeceğim.
Gece yarısı geçmiştir. Ev sessizdir, sokak lambaları bile uykulu yanar. İnsan, böyle saatlerde ya yastığına sığınır ya da içindeki kıpırtıya teslim olur. İşte 28 ve 29 Ocak geceleri tam da bu kıpırtının gök gürültülü sağanak yağışlı iki geceleriydi. UEFA Avrupa Ligi’nin kader maçları… Saat 23’te başlayan, uykuyu erteleyen, ertesi günü göze aldıran geceler.
Galatasaray yenildi, Fenerbahçe 1-1 berabere kaldı Avrupa futbol takımlarına. Ama doğrusu, şu an bu yazımı hazırlarken benim derdim ne beraberlikle ne de mağlubiyetle ilgili değildi. Skor tabelası zihnimi meşgul eden değildi. Aklıma takılan bambaşka bir şey vardı: İnsan neden gecenin bu saatinde uykusundan vazgeçer?
Derler ya, “Yemek bahane, sohbet şahane.”
İşte bu da öyleydi: “Maç bahane, yaşama sevinci şahane.”
Canlı yayınlarda gözüm sık sık sahadan tribünlere kaydı. Gençlerin coşkusuna alışığız. Ama benim dikkatimi çeken, asıl ilgilendiren görüntü yaşı ilerlemiş kadınlar ve erkeklerdi. Omuzlarına yılların yükü çökmüş, saçlarına zaman düşmüş insanlar… Soğukta, geç vakitte, ayakta. Üstelik büyük bir keyifle. Ne bir zorunlulukları var ne de bir çıkarları. Oradalar çünkü ilgi duyuyorlar. Çünkü bir şeyleri merak ediyor, bir sonuca ortak olmak istiyorlar. Çünkü hayatla bağlarını koparmamışlar.
Burada bir yanlış anlaşılmayı baştan bertaraf edelim. Futbolu, voleybolu, basketbolu, tenisi sevmeyen; spor karşılaşmalarına mesafeli duran hanımefendiler, beyefendiler… Lütfen gücenmeyin. Mesele spor değil. Topun yuvarlak olması da şart değil. Mesele; insanın bir şeye taraf olması, bir şey için heyecanlanması, bir şeyi beklemesi.
Düşünün…
“Benim işim mi yok?” demeden,
“Bu soğukta rahatımı mı bozacağım?” diye sızlanmadan,
“Yirmi iki kişinin bir topun arkasından koşturmasını mı izleyeceğim?” diye burun kıvırmadan…
Geliyorlar. Oturuyorlar. Alkışlıyorlar. Üzülüyorlar. Seviniyorlar. Bağırıp çağırıp, tezahüratta bulunup, zıplayıp hoplayıp deşarj oluyorlar, yani yaşıyorlar.
İşte bu, hayata bağlılığın işareti, yaşama sevincinin göstergesi bir tablodur.
Bizde ise çoğu zaman bambaşka bir tabloyla karşılaşıyoruz. Çoğunlukla yaşlılarımızı stadyumlarda, salonlarda görmek bir yana; sıcak evlerinde bile televizyon karşısına geçip bir karşılaşmayı keyifle izlemeye ikna etmek zorlaşıyor. Koltuklar var ama heyecan yok. Ekran var ama ilgi yok. Günler, hastalık sohbetleriyle bölünüyor. Tansiyon, şeker, diz ağrısı, bel fıtığı… İnsan kendini dinledikçe, vücudu yeni bir şikâyet fısıldıyor. O fısıltı dinlendikçe çığlığa dönüşüyor.
Bu tablo da, hayattan soğuma, zevklerin ve heyecanın tükenişinin alameti…
İşte asıl tehlike burada başlıyor. İnsan, kendini dinlemeye fazla vakit ayırdığında; hayata ayıracak vakti kalmıyor. Meşguliyet azalınca, hastalık artıyor. Heyecan bitince, şikâyet çoğalıyor. Oysa yaşlılık, hayattan çekilme izni değildir. Yaşlılık, sadece başka türlü meşgul olma zamanıdır.
Biz bazen yaşlılarımızı yanlış teselli ediyoruz:
“Dinlen sen.”
“Otur.”
“Kendini yorma.”
Oysa insan, kendini tamamen dinlenmeye bıraktığı gün yaşlanıyor. Yaş kaç olursa olsun.
Bir maç izlemek zorunda değiller. Bir takım tutmak şart değil. Ama bir şeyleri takip etmek, bir şeylere kafa yormak, bir şeylere sevinip üzülmek… İşte bunlar hayata tutunmanın sessiz ama güçlü yolları. Kimi için sabah yürüyüşü, kimi için bir kitap kulübü, kimi için bahçe, kimi için torunla oynanan bir oyun, kimi için haftada bir izlenen maç…
Kimseye parmak sallamadan, kimseyi suçlamadan söyleyelim: Yaşlılarımızın hastalıklarından değil, meşguliyetlerinden konuşmaya ihtiyaçları var. Kendilerini salıvermeden; ama yormadan da… İlgi duyacakları küçük alanlar açmaya, hayatla bağlarını canlı tutacak küçük sebepler bulmaya…
Çünkü hayat, insanı dışlamıyor. İnsan hayattan vazgeçtiğini sandığı anda, aslında hayatı dışarıda bırakıyor.
Ve bazen… Bir maçın başlamasını beklemek bile, ertesi güne umutla uyanmak için yeterli oluyor.
Sevgi ve saygıyla.