Hangi Zenginlik ?

236 görüntülenme

Bu yazıyı paylaş:

Dünya, gürültüsünü her geçen gün biraz daha artırarak üzerimize yürürken, insan bazen durup kendi içine bakma ihtiyacı hisseder. Her şeyin ölçüldüğü, sayıldığı ve karşılaştırıldığı bu çağda, sahip olduklarımız çoğaldıkça içimizdeki eksikliğin neden azalmadığını sorgularız. En kalabalık sofralarda bile dinmeyen o derin açlık, en parlak vitrinlerin önünde bile içimizi kemiren o sessiz boşluk, aslında bize başka bir şeyi işaret eder. Çünkü hayat, çoğu zaman sandığımız gibi dışarıda değil; dokunduğumuz nesnelerde, biriktirdiğimiz mülklerde ya da rakamların soğuk kesinliğinde saklı değildir. Hayat, bir sabah göğsümüze dolan temiz bir nefeste, bir dostun gözlerindeki içtenlikte ve insanın kendi varlığıyla kurduğu sade bağda gizlenir.

Modern dünyanın ısrarla fısıldadığı “daha fazlası” düşüncesi, bizi dışarıyı fethetmeye çağırırken, içimizdeki o geniş ve derin alanı ihmal etmemize neden olur. Oysa insan, dünyayı avuçlarına sığdırmaya çalışırken kendini kaybedebilir. Geçici olanın peşinde koşarken kalıcı olanı gözden kaçırır. Tıpkı “Dimyata giderken, evdeki bulgurdan olma” gibi. Sahip olmak, çoğu zaman var olmaktan daha yüksek sesle konuşur; ama ruh, gürültüden değil, sükûnetten beslenir. Gerçek zenginlik, dokunabildiklerimizin çokluğunda değil, içimizde büyüttüğümüz anlamın derinliğindedir.

Mevlânâ’nın dediği gibi, insanın değeri aradığı şeyle ölçülür. Eğer gözümüz yalnızca dışarıdaki parıltıya takılıyorsa, değerimiz de o parıltının ömrü kadardır. Ama aradığımız şey ruhun derinliklerindeki o sessiz ve sonsuz ışık olursa, zenginlik geçici olmaktan çıkar; insanın kendisiyle birlikte yürür. Çünkü ruh, zamana ve mekâna bağlı değildir; oraya yerleşen huzur, insanı dünyanın en yoksul anında bile zengin kılabilir.

Eskilerin anlattığı bir hikâye vardır: Çok zengin ama bir o kadar mutsuz bir adam, içindeki boşluğu dindirmek için bir dervişin kapısını çalar. “Her şeye sahibim ama kendimi eksik hissediyorum,” der. Derviş, adamı pencereye götürür ve sorar: “Ne görüyorsun?” Adam, insanları, ağaçları, oynayan çocukları anlatır. Ardından derviş onu aynanın karşısına geçirir: “Peki şimdi?” Adam bu kez yalnızca kendini görür. Derviş gülümser ve şöyle der:

“İkisi de camdır. Ama camın arkasına biraz gümüş sürdüğünde, dünya kaybolur ve sadece kendin kalırsın. Dünya malı, insanın görüşünü daraltır; kalbin penceresini aynaya çevirir.”

Bu yüzden hayat seni sürekli biriktirmeye, hızlanmaya ve yetinmemeye zorladığında, bir an dur. Derin bir nefes al ve yönünü yeniden belirle. Cebini doldurmak için harcadığın emeğin bir kısmını, ruhunu inceltmek ve kalbini yumuşatmak için ayır. Bir çocuğun gülümsemesinde, bir kitabın satır aralarında ya da bir ihtiyaç sahibinin sessiz duasında saklı olan zenginliği hiçbir kasa koruyamaz. Gözünü rakamlardan kaldırıp gökyüzüne çevirdiğinde fark edeceksin: Asıl mülkiyet, sahip oldukların değil; seni hafifleten, özgürleştiren ve insan kılan duygulardır. Kalbini bir ayna gibi yalnızca kendine döndürme; onu bir pencere yap. Ancak o zaman dünyanın bütün renkleri, senin en gerçek servetin olur.

Hiç duydunuz mu bilemem:

“İnsan, sahip olduklarının toplamı değil; vazgeçebildiklerinin huzurudur.”

Bu söz, modern insanın en büyük yanılgısını sessizce yüzümüze vurur. Çünkü bize yıllardır öğretilen, ne kadar çok şeye tutunursak o kadar güvende olacağımızdır. Oysa tutunduklarımız arttıkça, korkularımız da artar. Kaybetme endişesi, sahip olmanın gölgesi gibi peşimizi bırakmaz. İnsan, elindekilerle değil; elindekiler olmadan da ayakta kalabileceğini fark ettiği an özgürleşir. Vazgeçmek, yoksullaşmak değil; yükleri sırtımızdan atabilmektir.

Aslında hayatın bize sunduğu en büyük ders, geçiciliğin kendisidir. Mevsimler değişir, yüzler eskir, sesler uzaklaşır. Hiçbir şey olduğu hâliyle kalmaz. Buna rağmen insan, sanki her şey sonsuza dek sürecekmiş gibi biriktirir, bağlanır ve hırslanır. Oysa geçici olanı kalıcı sanmak, kalbi sürekli bir hayal kırıklığına uğratabilir.

Hırsa kapılarak sürdürülen bir hayat yorucudur; sevgiyle bakılan ise sadeleşir. İnsan kalbini neyle doldurursa, zamanı da onunla dolar. Öfkeyle dolu bir kalpte günler uzun ve ağırdır. Bu yüzden insanın kendine sorması gereken en dürüst soru şudur: “Ben kalbimi neyle meşgul ediyorum?”

Gerçek zenginlik sessizdir. Gösterişe ihtiyaç duymaz, alkış beklemez. İçten içe büyür ve insanın duruşuna siner. Böyle bir zenginliği olan kişi, kalabalıklar içinde kaybolmaz; yalnız kaldığında da eksilmez. Çünkü o, sahip olduklarından değil, kendisiyle kurduğu derin bağdan güç alır. Dünya ona bir şey vermese bile, o dünyaya anlam verebilecek bir iç doluluğa sahiptir. Ve belki de insanın ulaşabileceği en yüksek mertebe budur: Dışarıdan bakıldığında sade, içeriden bakıldığında sonsuz olmak.

Sevgi ve saygıyla.

Bu yazıyı puanlayın
Ortalama: 4.9 / 5 (189 oy)
Yorumlar (0)

Yorum Yap

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!