Mezar Taşındaki Uyarı !
Bu yazıyı paylaş:
Bazı cümleler vardır; insanın karşısına ansızın çıkar, bir anlığına kalbini durdurur, sonra usulca içeri sızıp yerleşir. Okuduğunuz an değil belki ama günün bir yerinde, hiç beklemediğiniz bir vakitte yankılanır. Ünlü sanatçı Yılmaz Erdoğan’ın bir paylaşımını görünce, tam da böyle bir cümleye yeniden rastladım ve düşünmeden üzerine balıklama atladım. Çünkü bu söz, daha önce de defalarca dolanıp durduğum, kendimce ele aldığım o tanıdık meselelerden birine, bu kez bambaşka bir yerden, bir mezar taşının sessizliğinden sesleniyordu. Taşın üzerine kazınmış şu cümle vardı:
“Eğer hayatın bu kadar kısa olduğunu bilseydim, hiçbir şeyi bu kadar uzatmazdım.”
Aslında bu söz, duvara asılıp her sabah göz ucuyla bile olsa bakılması gereken, ibretlik bir uyarı gibi duruyor. Ne var ki, insanın fıtratında tuhaf bir alışkanlık var: Önce hak verir, içinden derin bir “doğru” geçirir, sonra da sanki hiç duymamış gibi unutup gider. Ben de dahil olmak üzere, çoğumuz böyleyiz. Tıpkı kabir ziyaretlerinde yaşadığımız hâl gibi… Mezarlığa adım attığımızda, o sessizlikte ve huşu içinde, her şeyin gelip geçici olduğunu bütün samimiyetimizle düşünürüz. Sahip olduklarımızın bize verilmiş birer emanet olduğunu, hiçbir şeyin kalıcı olmadığını, bu yüzden fazlaca üzülmenin, hırslanmanın, boş ve geçici mücadelelere saplanmanın anlamsızlığını içtenlikle kabul ederiz. Dualar edilir, kalpler yumuşar, gözler nemlenir.
Ama ne hikmetse, mezar kapısından çıkıldığı anda bu düşünceler de kapının ardında kalır. Hayat kaldığı yerden, aynı aceleyle, aynı uzatmalarla, aynı kırgınlık ve hesaplarla devam eder. Küçücük meseleleri büyütür, söylenen bir sözü yıllarca içimizde taşır, affetmeyi erteler, sevmeyi geciktirir, yaşamayı yarına bırakırız. Oysa mezar taşındaki o kısa cümle, bütün bu alışkanlıklarımızın ne kadar anlamsız olduğunu fısıldayıp durur. Hayat kısadır; ama biz onu çoğu zaman kırgınlıklarla, suskunluklarla, gereksiz ağırlıklarla uzatırız.
Belki de yapılması gereken, büyük kararlar almak ya da hayatı bir anda baştan sona değiştirmek değildir. Belki sadece, ara sıra durup kendimize hatırlatmak yeterlidir: Her şey geçiyor. Bugün canımızı yakan şey de, bizi gururlandıran şey de, elde ettiklerimiz ve kaybettiklerimiz de… Öyleyse ne kalp kırmaya değer, ne de kalbimizi taş gibi ağırlaştırmaya. Biraz daha anlayışlı, biraz daha merhametli, biraz daha sade yaşamak; hem kendimize hem başkalarına iyi gelmez mi? Hayat zaten kısa… Onu uzatmamız gereken yerler sevgimiz, sabrımız ve hoşgörümüz olsun; kırgınlıklarımız değil.
Belki de bütün mesele, mezarlıkların sessizliğinde düşündüklerimizi orada bırakmamakta yatıyordur. Hayatın içine döndüğümüzde de aynı berraklığı, aynı farkındalığı taşıyabilmekte… Her sabah uyandığımızda, bir gün daha eksildiğini değil, bir gün daha hediye edildiğini hatırlayabilmekte. Kırılmadan önce durabilmek, kırmadan konuşabilmek, uzatmadan sevebilmek… Kim bilir, belki o zaman mezar taşlarına yazılacak cümleler de değişir. Ve biz, “keşke” demeden, biraz daha hafiflemiş bir kalple yürürüz bu kısa yolculuğu.
Sevgi ve saygıyla.