Geç Kalmadan : İnsanlığa Çağrımdır !
Bu yazıyı paylaş:
BM’in Sudan ile ilgili açıklamasını okuyunca göz yaşlarımı tutamadım, hıçkırarak ağladım. Bugün yayına vereceğim yazıyı yarına erteleyip, “Çağrı” yapmayı gerekli gördüm.
Dünyanın bir yerinde sabah oluyor. Bir çocuk, adını bile bilmediği bir savaşın gürültüsüyle uyanıyor. Bir başka coğrafyada ise insanlar kahvelerini yudumlarken borsa grafiklerine, savunma sanayi hisselerine, “büyüme” rakamlarına bakıyor. Aradaki mesafe yalnızca kilometrelerle ölçülmüyor; aradaki uçurum vicdanla ölçülüyor. Sudan’da, Gazze’de, Afrika’nın unutulmuş köşelerinde insan hayatı, küresel düzenin muhasebe defterinde silik bir dipnot kadar değersiz. Birleşmiş Milletler “son derece ciddi ve vahim” diyor; oysa bu kelimeler artık gerçeğin yanında fazlasıyla yumuşak kalıyor. Çünkü ortada yalnızca bir kriz değil, göz göre göre sürdürülen bir çöküş, planlı bir körlük, örgütlü bir kayıtsızlık var.
Otuz dört milyon insan. Bir istatistik değil bu; susuzluktan dudakları çatlamış anneler, kemikleri sayılan çocuklar, yardım kamyonu sesiyle umutlanan ama eli boş dönen yaşlılar demek. Dünyanın en zengin çağında, tarihin en gelişmiş teknolojileriyle övünülen bir dönemde, insanların açlıktan ölmesi bir “kader” değil, açık bir tercihtir. Ve bu tercih, refah içinde yaşayan, kasalarını trilyonlarla doldurmuş, silah fabrikalarının bacaları hiç sönmeyen büyük devletler tarafından yapılıyor.
• Yardım göndermemeyi seçiyorlar. • Ateşkesi değil, füzeyi finanse etmeyi seçiyorlar. • Hayatı değil, ölümü daha verimli hale getirmeyi seçiyorlar.
Gazze yerle bir edilirken “denge” diyenler, Sudan kan kaybederken “önceliklerimiz var” diye mırıldananlar, Afrika açlıktan kırılırken “bütçe kısıtları”ndan söz edenler… Hepsi aynı dili konuşuyor: Soğuk, ruhsuz, utanmaz bir dil. Oysa aynı ağızlardan savunma harcamaları söz konusu olduğunda bütçe mucizevi biçimde genişliyor, kaynaklar sınırsızlaşıyor, paranın önüne hiçbir engel çıkmıyor. Demek ki mesele imkân değil; mesele insanın, özellikle de yoksul ve uzakta olan insanın, umursanmaya değer görülmemesi.
Açık ve net olarak ifade ediyorum: Bu bir vicdan iflasıdır.
Tarih kitapları bu dönemi yazdığında, teknolojik ilerlemeleri değil, ahlaki çöküşü konuşacak. “Gördüler ama bakmadılar. Biliyorlardı ama sustular. Yardım edebilirlerdi ama kâr etmeyi seçtiler” diyecekler. Ve o satırlar, bugün susanların isimlerini tek tek yazmasa da, utancı üzerlerine yapışmış olacak. Çünkü çocukların enkaz altında kalmasını normalleştiren hiçbir güç, hiçbir bayrak, hiçbir çıkar, masum değildir.
Artık bu karanlık dili reddetmenin zamanı geldi. Bu acıyı “uzak” diye geçiştirenlere, “karmaşık” diyerek ellerini yıkayanlara, “biz ne yapabiliriz ki” diye sorumluluktan kaçanlara karşı ses yükseltmenin zamanı. Milletlerin hükümetlerini uyandırmanın, onları aynaya bakmaya zorlamanın zamanı. Çünkü sessizlik de bir tercihtir ve bugün sessiz kalan herkes, bu yıkımın ortağıdır.
Bu bir çağrıdır: İnsani yardım bir lütuf değil, insan olmanın asgari şartıdır. Bombalara ayrılan bütçelerin küçücük bir kısmı bile milyonları hayatta tutmaya yeterken, susmak artık cehalet değil, suçtur. Halklar, hükümetlerinden hesap sormalı; hayatı değil ölümü finanse eden bu düzeni kabul etmediğini haykırmalıdır. Aksi halde yarın, bu enkazın altında yalnızca uzak ülkelerin çocukları değil, insanlığın kendisi kalacaktır. Ve o gün geldiğinde, “haberimiz yoktu” demek kimseyi kurtarmayacaktır.
Bu acılar yalnızca bombaların, açlığın, susuzluğun eseri değil; bu acılar, ekran başında duyarsızlaşan dünyanın eseridir. Bir çocuğun ölümü artık haber değeri taşımıyorsa, bir annenin feryadı arka plan gürültüsüne dönüşüyorsa, orada insanlık ağır yaralıdır. Sudan’da, Gazze’de, Afrika’nın adı bile anılmayan topraklarında yaşananlar bir “kriz” değil; küresel vicdanın çöküş belgesidir. Ve bu belge her gün yeniden imzalanmaktadır: diplomatik açıklamalarla, kınamalarla, ama asla gerçek bir duruşla değil.
Büyük devletler ahlaktan söz etmeyi seviyor. İnsan haklarını, özgürlükleri, evrensel değerleri. Ama bu değerler, çıkarların sınırına geldiğinde bir anda buharlaşıyor. Çocukların bedenleri enkazdan çıkarılırken susanlar, silah anlaşmaları masaya geldiğinde en gür sesle konuşuyor. Bu çelişki artık saklanamaz. Bu, iki yüzlülük değil yalnızca; bu, insanlığın göz göre göre inkârıdır.
Ve belki de en acı olan şu: Bu felaketler olağanlaştırıldı. “Zaten orası hep böyle” denildi. Oysa hiçbir coğrafya ölmeye mahkûm değildir. İnsanlar açlığa, bombaya, sürgüne yazgılı değildir. Yazgı gibi sunulan şey, güçlülerin rahatını bozmamak için üretilmiş bir yalandır. Ve bu yalan, her gün binlerce insanın hayatına mal olmaktadır.
Artık bu düzenin diliyle konuşmayı bırakmak gerekiyor. Artık “gerçekçi olalım” diyenlere şunu sormak gerekiyor: Gerçekçi olan nedir? Bir çocuğun açlıktan ölmesi mi, yoksa onu yaşatacak imkân varken bunu bilerek yapmamak mı? Asıl gerçekçilik, bu düzenin sürdürülemez olduğunu kabul etmektir. Asıl gerçekçilik, vicdanı yeniden siyasetin merkezine koymaktır.
Bu yüzden bu bir yalvarış değil, bir uyarıdır. Halklara, aydınlara, gençlere, susmayı seçmemiş herkese bir çağrıdır. Hükümetlerinize sorun:
• Neden füzeler için para var da ekmek için yok? • Neden ölüm organize edilirken yaşam erteleniyor? • Neden insanlık, çıkarın gerisinde bırakılıyor?
Bugün ses çıkarılmazsa yarın çok geç olacak. Çünkü zulüm yalnızca vurduğu yeri değil, seyredenleri de çürütür. Ve bir gün tarih, bu dönemi yargıladığında, kimin nerede durduğunu soracak. O gün geldiğinde safımız belli olsun. İnsanlıktan yana, hayattan yana, adaletten yana.
Şimdi konuşma zamanı. Şimdi utanma sırası, utanması gerekenlerde. Ve şimdi, insanlığı uyandırma zamanı.
Artık nezaketle konuşmanın zamanı geçti. Bu kadar ölümden sonra hâlâ “endişeliyiz” diyen her açıklama, yeni bir utanç belgesidir. Çocukların cesetleri taşınırken diplomatik kelimeler seçenler, aslında tarafını çoktan seçmiştir. Tarafsızlık yoktur; ya hayatın yanındasındır ya da bu ölüm düzeninin ortağıdır. Sudan’da açlıktan ölen bir çocukla, Gazze’de bombayla parçalanan bir çocuk arasında tek fark, onları öldüren silahın menşeidir. Suç ise ortaktır: Umursamamak.
Bugün büyük devletlerin saraylarında, kongrelerinde, parlamento salonlarında konuşulan refah; başkalarının yoksulluğu üzerine kuruludur. Onların “güvenliği”, başkalarının güvensizliğinden beslenir. Onların “istikrarı”, başkalarının mezar taşlarıyla sağlanır. Ve bu düzen, ancak insanlar susmaya devam ettiği sürece ayakta kalabilir. İşte bu yüzden en çok korktukları şey, halkların uyanmasıdır. En çok korktukları şey, vicdanın yeniden söz almasıdır.
Buradan açıkça söylüyoruz: Açlıktan ölen her çocuk, insanlığın yüzüne atılmış bir tokattır. Enkazdan çıkarılan her beden, “biz ne yapabilirdik ki” diyen herkesin bahanesini yerle bir eder. Yapabilirdiniz. Yapabilirdik. Ama tercih etmediniz. Ve artık bu gerçeği örtmenin hiçbir yolu yok.
Bu yüzden bu yazı bir temenni değil, bir hesap sorma çağrısıdır. Milletlere sesleniyoruz: Hükümetleriniz adına utanmaktan vazgeçin ve onları utandırın. Sorun, bastırın, talep edin. Hayatı savunmayan hiçbir politika meşru değildir. Ölümü finanse eden hiçbir iktidar masum değildir. Sessizliği erdem gibi sunan bu düzene boyun eğmeyin.
Geç kalıyoruz. Ama hâlâ tamamen geç değil. Bugün ses çıkarırsak, belki yarın bir çocuğun daha yaşamasına yeter. Bugün ayağa kalkarsak, belki bu kirli düzen ilk kez sendeleyecek.
Ve şunu unutmayalım: Tarih, zalimleri yazdığı kadar, suskunları da yazar.
Sevgi ve saygıyla.