Eşeğin Peşindeki Çile
Bu yazıyı paylaş:
Deve, sadece çölün değil, zamanın da yükünü taşır. Onun sırtında yalnızca mallar, su tulumları ya da kumaş balyaları yoktur; yanlış kararların, ehliyetsiz rehberlerin ve suskun kalmış adaletin ağırlığı da vardır. Bu yüzden deve, yürürken sadece toprağı ezmez; bir çağın hatalarını da adımlarıyla mühürler.
İnsan, devenin sabrını överken çoğu zaman şunu fark etmez: Sabır, her zaman yücelik değildir. Bazen sabır, gecikmiş bir itirazdır. Bazen de korkunun edep kılığına bürünmüş hâlidir. Deve sabreder; çünkü gücü vardır. Ama onun sabrı, yanlışın doğruya dönüşmesini sağlamaz. Yalnızca yanlışla yaşamayı öğretir.
Kervanın önündeki o “küçük gölge” işte bu yüzden önemlidir. Gölge küçüktür, ama yönü belirler. Deve, önündeki eşeğin gölgesine bakarak yürür; o gölge ne tarafa düşerse, koca beden oraya yönelir. Bugün de böyledir: Bazen bir unvan, bazen bir koltuk, bazen yalnızca yüksek sesle konuşabilme cesareti; koca kitlelerin yönünü tayin eder. Bilgelik susar, ehliyet geri çekilir; ipi elinde tutan konuşur.
Ve işin acı tarafı şudur: Deve bunu bilir. Nereye gittiğinin, kimin peşinden yürüdüğünün farkındadır. Ama farkındalık, her zaman kurtuluş getirmez. Bazen insan, doğruyu bilerek yanlışın içinde kalır. Çünkü bedeli ağırdır; çünkü düzeni bozmak, yük taşımaktan daha zordur.
Devenin “Nerem doğru ki?” sözü, işte tam burada derinleşir. Bu cümle bir teslimiyet değil, bir teşhistir. Hasta bir bedenin, aynaya bakıp kendini tanımasıdır. Boyun eğridir; çünkü baş yamuktur. Baş yamuktur; çünkü akıl susturulmuştur. Akıl sustuğunda, bedenin hiçbir uzvu tek başına doğru kalamaz.
İnsan da kendi hayatına baktığında benzer bir tablo görür. Yanlış bir işte, yıpratıcı bir ilişkide, tüketen bir hırsın içinde yıllarını geçirir. Sonra dönüp kendine sorar: “Ben nerede eğrildim?” Oysa asıl soru şudur: “Ben kimin peşinden yürüdüm?”
Devenin diken yemesi, bu hikâyenin en can yakıcı yeridir. Çünkü burada artık dışarıdan gelen bir zulüm yoktur; insanın kendine yaptığı vardır. Açlıkla, susuzlukla, yalnızlıkla baş edebilmek için kendini kanatmayı kabullenmek… Acıyı normalleştirmek… Zarar vereni, yaşatan sanmak… İnsan, acıya alıştığında onu anlamla karıştırır. Oysa alışmak, iyileşmek değildir.
Deve kanını içerken hayatta kalır; ama bu, sağlıklı olduğu anlamına gelmez. İnsan da bazı yaralarla yaşamayı öğrenir; fakat bu, o yaraların haklı olduğu anlamına gelmez. Bazen insanın en büyük yanılgısı, “Dayanabiliyorum” cümlesini “Doğru olan bu” diye yorumlamasıdır.
Bu yüzden devenin hikâyesi bir sabır destanı değil; bir uyanıklık çağrısıdır. Der ki: Güçlü olmak yetmez. Taşıyabiliyor olmak yetmez. Asıl mesele, neyi ve kimin adına taşıdığını bilmektir. Sabır, ancak hikmetle birleştiğinde erdemdir. Aksi hâlde, insanı yavaş yavaş eğen bir alışkanlığa dönüşür.
Belki de asıl soru şudur: İnsan, ne zaman yükü sırtından atmalı değil; ne zaman yuları elinden bırakmalıdır?
Çünkü bazen kurtuluş, yürümeyi bırakmakta değil; yanlış istikameti terk etmekte saklıdır.
Sevgi ve saygıyla.