Bir Bayrak , Bir Çocuk , Bir Ömür !
Bu yazıyı paylaş:
Bazı anlar vardır; bir milletin hafızasına kazınır, zamanın aşındırıcı rüzgârlarına rağmen silinmez. Çünkü o anlar sadece yaşanmaz, hissedilir. Türk bayrağı da böyledir. O, sıradan bir kumaş parçası değil; bir milletin namusu, şerefi, hatırası ve istikbalidir.
DEM Parti’nin grup toplantısını Mardin’in Nusaybin ilçesinde yapmasının ardından yaşananlar, bu hakikati bir kez daha acı bir şekilde hatırlattı. Suriye ordusunun YPG terör örgütüne yönelik operasyonlarını bahane eden bir grup, sınır hattına doğru yürüyüşe geçti. Ancak mesele ne sınırdı ne de siyaset… Asıl hedef, gönderde dalgalanan ay yıldızdı.
O bayrak ki, ecdadın son nefesinde dudaklarından dökülen duadır. O bayrak ki, kefeni olmayan şehidin son örtüsüdür.
Ne yazık ki bu mukaddes emanete uzanan kirli eller oldu; Türk bayrağı gönderden indirildi. Bu topraklarda bayrağa uzanan elin karşılıksız kalmayacağı da bilinir. Devlet, vakarını da adaletini de bilir. O saygısızlığa karışanlar hukuk önünde hesap vermeye başladı; ilk etapta 35 kişi tutuklandı.
Çünkü Türk Bayrağı, vatanını sevenler için dokunulmazdır. Üzerine toz konmasına bile tahammül edilemez. Zira biliriz ki o al renk, şehit kanıyla yoğrulmuştur.
Mehmet Âkif Ersoy, İstiklâl Marşı’nda boşuna haykırmadı:
“Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl!”
O mısralar, yalnızca bir marş değil; nesiller boyu taşınacak bir emanettir.
Ben bu emaneti ilk kez bir çocuk yüreğiyle hissettim.
Afyon’da, İsmet Paşa İlkokulu’nun mütevazı koridorlarında… 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı yaklaşırken, Zehra Öğretmenim beni yanına çağırdı. Okul töreninde bir şiir okumamı istedi. Okuyacağım şiir, Arif Nihat Asya’nın “Bayrak” şiiriydi. O an kalbim sevinçten yerinden çıkacak gibiydi.
“Ey mavi göklerin beyaz ve kızıl süsü, Kız kardeşimin gelinliği, Şehidimin son örtüsü…”
Bu dizeleri ezberlerken sadece kelimeleri değil, tarihi ezberliyordum. Evimizdeki boy aynasının karşısında defalarca prova yaptım. Karşımda kendim vardım ama arkamda koskoca bir millet duruyordu sanki.
Tören günü geldiğinde, hükümet konağının önündeki meydan insan seliydi. İsmim anons edildiğinde heyecanla kürsüye koştum. Boyum mikrofona yetmediği için beni bir sandığın üzerine çıkardılar. Küçücük bedenimle, kocaman bir duyguyu taşıyordum.
Ve okumaya başladım…
Öyle bir yürekle, öyle bir haykırışla okudum ki meydan sustu, zaman durdu. Bir noktadan sonra gözyaşlarımı tutamadım. Hem aynı tempoyla şiiri okuyordum hem de hüngür hüngür ağlıyordum. Ama durmadım. Çünkü o an ben değildim sadece; şehit analarının yüreği, cephede donan askerler, bayrağına sarılıp toprağa düşenlerdim.
Meydan dalga dalga coşkuyla doldu. Alkışlar avuçları patlattı, ıslıklar kulaklarda çınladı. O an anladım ki bayrak, ancak böyle sevilirdi; ancak böyle korunurdu.
İşte bu yüzden, bugün birileri o kutsal emanete el uzattığında içimiz yanıyor. Çünkü biz bayrağı sadece görmeyiz; yaşarız. O, çocukluğumuzdur, gözyaşımızdır, yeminimizdir.
Ve bilinsin ki; bu milletin bayrağı yere düşmez. Düşürülmek istenirse, milyonlarca yürek olur da yine kaldırır.
Bu duygularla, bayrağa olan bağlılığımı ve içimde taşıdığım yemini birkaç mısraya sığdırmak istedim.
GÖNDERDEKİ YEMİN!
Dalgalan ey ay yıldız, göğsümde atan yüreğim sensin, Toprağa düşen her şehidin son nefesinde bensin. Rüzgâr değmesin sana hürmet bilmeyen ellerden, Sen göklerde kaldıkça bu vatan asla eğilmez, Çünkü sen yalnız bayrak değil, milletin ta kendisisin.
Ö.HN
Sevgi ve saygıyla
