Gereken Yerde Susmanın Bahanesi Olmamalı
Bu yazıyı paylaş:
Bazen bir cümle zihnimizde yankılanır ama dudaklarımızdan dökülmez. Bazen bir haksızlık gözümüzün önünden geçer, kalbimizi yoklar ama adımlarımızı durduramaz. Bazen de “Beni ilgilendirmez”, “Bana ne” diyerek içimizi rahatlatır, vicdanımızı sustururuz. Oysa, kazın ayağı öyle değildir! Bazı sessizlikler vardır; masum değildir. Bazı suskunluklar, olup bitene ortak olur. İşte tam da bu noktada, farkına varmadan benimsediğimiz bir tavır çıkar karşımıza: nemelazımcılık.
Nemelazımcılık, çoğu zaman kendini akıllılık kisvesi altında sunar. “Karışmasam daha iyi”, “Başıma iş açmayayım”, “Zaten değişmez” gibi cümlelerle kendine meşruiyet kazandırır. Şahsi tasarrufla işin içinden sıyrılmak kolaydır; sorumluluk istemez, cesaret talep etmez, bedel ödemez. Fakat tam da bu yüzden tehlikelidir. Çünkü bu tavır, yanlışın kök salmasına, kötülüğün sıradanlaşmasına, adaletsizliğin normalleşmesine zemin hazırlar. Kimse bir anda zalim olmaz; çoğu zaman, yeterince insan sessiz kaldığı için zalimlik büyür.
İnsan kendini ilgilendirmeyen konulara karşı mesafeli durabilir; bu anlaşılabilir. Ancak gerçekten ilgilenilmesi, müdahale edilmesi ya da en azından bir tavır alınması gereken anlar vardır. Orada mesuliyet idrak mecburiyeti vardır. Bir çocuğun sesi kısıldığında, bir hak çiğnendiğinde, bir insan yalnız bırakıldığında… İşte o anlarda “bana ne” demek, aslında insanlığın ortak paydasından bir adım geri çekilmektir. Çünkü toplum dediğimiz şey, sadece kendisi için yaşayan bireyler değildir; birbirinin acısına, sevincine ve adalet arayışına duyarlı insanların mevcudiyetidir.
Nemelazımcılık bulaşıcıdır. Bir kişi susar, diğeri görmezden gelir, bir başkası alaycı bir gülümsemeyle geçiştirir. Zamanla bu tavır, erdem değil zayıflık üretir. Cesaret küçülür, vicdan yorulur. En acı olan ise şudur: İnsan, bir gün aynı duyarsızlığın kendi kapısını çaldığını fark ettiğinde, artık sesini duyuracak kimseyi bulamayabilir. Çünkü bir zamanlar sessiz kaldığı yerlerde, başkaları da onun için sessiz kalmayı öğrenmiştir.
Tarih, büyük felaketlerin sadece kötüler yüzünden değil; iyilerin suskunluğu yüzünden de yaşandığını defalarca göstermiştir. Bir bilgenin dediği gibi: “Kötülük, en çok itiraz edilmediğinde güçlenir.” Tavır almak her zaman bağırmak, sövmek, hakaret ve kavga etmek ya da kırıp dökmek değildir. Bazen sadece doğruyu söylemek, bazen yanında durmaktır. İncelikle, nezaketle ama kararlılıkla.
Bir gün Kemeraltı’nda geziniyordum, genç bir hanım her nedense bilemiyorum, 6-7 yaşlarındaki kız çocuğunun saçlarını da çekerek acımasızca tokatlıyordu. Kız çocuğu ağlamasına ve hanımın elini bırakmamasına rağmen o vurmaya devam ediyordu. Hiç kimse de müdahale etmiyordu. Dayanamadım önüne geçtim, “Yapmayın, günahtır bu ufacıcık, kendini koruyamıyor, siz acımasızca dövmeye devam ediyorsunuz. Yarın siz yaşlandığınızda o size bakacak unutmayın” dedim. Birden eyleminden vazgeçti ve durdu. Sanırım, kıssadan hisse bir şeyleri anlamıştı…
Elbette herkes her şeye yetişemez. Herkes her mücadeleyi omuzlayamaz. Ama herkes, vicdanının sesini tamamen kısmamayı seçebilir. Küçük bir itiraz, yerinde bir söz, zamanında gösterilen bir duruş; sandığımızdan çok daha büyük anlamlar taşıyabilir. Çünkü insanı insan yapan, her şeye karışması değil; doğru yerde, doğru zamanda, doğru tavrı gösterebilmesidir.
Belki de kendimize şu soruyu sormakla başlamalıyız: Bugün sessiz kaldığım şey, yarın bana dokunduğunda ne hissederdim? Bu soru, kimseyi suçlamaz, gurur kırmaz. Sadece uyandırır. Ve bazen uyanmak, dünyayı değiştirmeye yetmez ama insanın kendini kaybetmesini engeller. Unutmayalım; rüzgârın yönünü her zaman biz belirleyemeyiz, fakat yelkeni nasıl açacağımıza karar vermek hâlâ elimizdedir.
Haksızlığa susmayalım, adaletsizliğe göz yumayalım, sessizliğe bürünmeyelim, sesimizi yasalar çerçevesinde çıkarmayı seçelim.
Sevgi ve saygıyla