Yaşamda Anıların Etkisi
Bu yazıyı paylaş:
Bugünkü yazımı niçin kaleme aldığımı öncelikle belirtmek isterim: Uzun uğraşla hazırladığım ve büyük bir emeğin ardından ortaya çıkardığım 1800’lü yıllara kadar dayanan soy ağacımızı ihtiva eden kitabım ile anılarımı kaleme aldığım “Bir Ömür Böyle Geçti” ve “Yaşamdan Esintiler” adlı eserlerimi hevesle bir grup dostuma tanıtırken, bazılarından beklemediğim bir tepki ortaya çıktı.
“Bırak Allah aşkına, geçmişin önemi yok, takılıp kalma” ifadeleri ile karşılaştım.
Oysa ben, bu birikimi masanın üzerine koyduğumda, geçmişin anlatılmaya değer bir tarafı olduğunu sanıyordum.
O an anladım ki mesele geçmişi yalnızca hatırlamak değil; hatırlamanın ne anlama geldiğini de anlatabilmekti. İşte bunun için aşağıdaki satırlar, bu düşünceden doğdu.
Anıları yad etmek, çoğu zaman yanlış anlaşılır. Sanki geçmişe dönüp orada oyalanmak, bugünü ihmal etmek, hatta hayatın akışına sırt çevirmekmiş gibi… Oysa insan hafızası bir sığınak değil yalnızca; aynı zamanda bir menbaadır. Geçmişe takılıp kalmak başka, geçmişten süzülen duygularla bugünü beslemek bambaşka bir şeydir. Aradaki fark, insanın hatıralara nereden baktığıyla ilgilidir.
Bazen bir koku gelir, çocukluğun bir yaz öğleden sonrasını çağırır. Balkon demirlerine asılmış çarşaflar, sokakta oynanan bir oyunun yarım kalmış neşesi, anneden uzaktan gelen bir ses… O an insan geçmişe kaçmaz; aksine bugünün içine, daha derin bir anlamla yerleşir. Çünkü o hatıra, insana “ben buyum” der. Nereden geldiğini, hangi sevinçlerle yoğrulduğunu hatırlatır. Bu bir geri dönüş değil, kökleri yoklamaktır.
Geçmişi anmak, çoğu zaman bir bilgelik biçimidir. Yaşanmışlıkların içinden damıtılan hisler, bugünün kararlarına sessizce eşlik eder. Bir zamanlar aceleyle söylenmiş bir sözün kırdığı bir kalbi hatırlayan insan, bugün daha ölçülü konuşur. Eski bir dostluğun kıymetini hatırlayan, yeni bağlara daha özenle yaklaşır. Hatıralar burada bir yük değil, rehber olur.
Elbette anılar her zaman gülümsetmez. Bazıları hüzünlüdür, bazıları eksiktir, bazıları da “keşke”lerle doludur. Ama insanı olgunlaştıran da biraz budur. Bir kahve fincanının kenarında bekleyen eski bir fotoğraf gibi… Bakarsınız, içiniz burkulur; sonra fark edersiniz ki o burkulma sizi inceltmiş, daha anlayışlı kılmıştır. Manevi haz dediğimiz şey, yalnızca mutluluktan doğmaz; anlamdan doğar.
Geçmişe takılıp kalmak ise farklıdır. Orada zaman donar, insan kendini tekrar eder. Hatıralar akmaz, dolaşır. Anı, insanı ileri taşımıyorsa, onu bugüne bağlamıyorsa, işte o zaman bir ağırlığa dönüşür. Ama anı, bugünün kalbine dokunuyor, insanı daha diri, daha şefkatli, daha farkında kılıyorsa; bu bir takılı kalış değil, derinleşmedir.
Bir yaşlı adamın parkta oturup çocukları izlemesini düşünelim. Yüzünde hafif bir tebessüm vardır. Belki kendi çocukluğunu, belki torunlarını hatırlar. Ayağa kalkıp “Ah o günler!” diye sızlanmaz. Sadece bakar, nefes alır ve o anın kıymetini bilir. Geçmiş onun omzuna çökmez; arkasında durur, onu ayakta tutar.
Eğer bu konu bir değer taşıyorsa —ki taşır— değeri şuradadır: İnsan geçmişiyle barışabildiği ölçüde bugünü anlamlandırır. Anıları yad etmek, ruhun kendine dönüp “Ben hâlâ buradayım” demesidir. Bu, kaçış değil; içsel bir buluşmadır. Ve insan, kendisiyle sahici biçimde buluşabildiğinde, hayat her yaşta yeniden tat verir.
Bu yüzden anıları anmak, doğru yerden bakıldığında bir hüzün egzersizi değil, bir şükür biçimidir. Geçmiş, bugüne ışık tutuyorsa; hatırlamak bir yük değil, zarif bir armağandır.
Sevgi ve saygıyla