Yokluğun Bereketi ,Varlığın Sınavı!

225 görüntülenme

Bu yazıyı paylaş:

Bilir misiniz? Zaman, insanoğlunun cebinden sessizce bir şeyler aşıran en maharetli yankesicidir; fark ettiğimizde ya çok geç olur ya da kaybettiklerimizin adını koyamayız. Bir nesil, yoklukla yoğrulmuş bir hamurdan sabırla şekillenirken, ardından gelen nesil bolluğun parlak vitrinleri arasında neye bakacağını şaşırarak büyüdü. Aynı toprağın çocuklarıydık belki ama gökyüzümüz başka renkti, rüzgârımız başka yönden esiyordu.

Biz, daha dünyaya gelirken bile şartlarla pazarlık etmek zorunda kalanlardandık. Doğum dediğin şey bugünkü gibi ışıl ışıl odalarda, makinelerin fısıltısı eşliğinde olmazdı. Evler doğumeviydi, odalar ameliyathane, komşu kadınlar hem ebe hem doktor sayılırdı. Saatinde gelen olurdu, olmayan olurdu; kimi zaman ana, göbeği kendi eliyle keserdi. Hayata ilk temasımız steril eldivenle değil, kaderleydi.

Bebeklikte raflar dolusu mama, vitamin, bez yoktu; zaten ihtiyaç da yoktu. Ana sütü hem gıdaydı hem ilaç. Beşik yerine diz vardı, puset yerine kucak. Çocuk büyürken ana sıcaklığına doya doya büyürdü; bugünün çocuklarının en pahalı oyuncakla bile bulamadığı bir zenginlikti bu. Oyuncak dediğin şey çer çöpten yapılırdı ama hayal gücüyle oynanırdı. Bir teneke parçası araba olur, bir bez parçası bebek; kırılmazdı çünkü hayal kırılmazdı.

Yürümeyi öğrenince anaokulu değil, sokak okulu başlardı. Müfredatı sertti ama öğreticiydi. Dizler yara bere içinde, üst baş toz toprak; ama kimse “hasta oldum” demezdi. Sabah çıkılır, akşam ezanıyla dönülürdü. Açlık bile oyunun içinde unutulurdu. Kağıttan top yapılır, kalabalıksak çift kale, azsak tek kale maç yapılırdı. Hakem yoktu ama adalet vardı; kavga edilse bile akşam yine aynı oyuna devam edilirdi.

Evlerde masa sonradan tanındı; yer sofrasının ahengi bambaşkaydı. Bayat ekmek çöpe gitmez, papara olurdu. Bir lezzeti vardı ki, bugünün baklavasına tercih edilirdi. Sıcak suya atılan don yağına tuz karıştırılır, ekmek lokmalarının üzerine dökülürdü; boğazdan kayarken mideye değil, nimete inerdi sanki. Aç kalınırdı ama nankörlük bilinmezdi.

Muz, avokado hayal bile değildi; ama akasya çiçekleri vardı. Şeker kamışı emilirdi, kelek kabuğuyla kemirilirdi. Market yoktu ama tabiat açıktı. Marka ayakkabı diye bir şey yoktu; lastik “gislevet” ayakkabı vardı. Sonra deri ayakkabılar çıktı ama onlar da siparişle, ölçüyle yapılırdı. Babam ayağımızı kağıda bastırır, kalemle çizer, kunduracıya verirdi. Eskimesin diye çift tabanlı ayakkabının köşelerine nal benzeri demir çakılırdı.

Bayramlık ayakkabı erken gelirse giyilmezdi; başucunda bekletilirdi. Bayram günü ayağı sıksa da, yara yapsa da şikâyet edilmezdi. Acı çekilir ama ayıp edilmezdi. “Çaka satmak” uğruna, o ayakkabı gururla giyilirdi. Ayağın değil, iraden nasır tutardı.

Okulda özel ders, kurs, etüt bilinmezdi. Kafamıza güvendik. Servis yoktu; tabanvay lükstü. Yağmur çamur dinlenmezdi. Başarmak için imkân değil, niyet yeterdi.

Ve sonra zaman hızlandı… Sokaklar sustu, evler kalabalıklaştı ama yalnızlık arttı. Ana kucağının yerini ekran ışığı, dizdeki yaranın yerini sanal incinmişlikler aldı. Çamurdan çıkmış dizler yerini ütülü eşofmanlara, çatlak topuklar “adım sayar”lara bıraktı. Çocukluk artık diz kapağında değil, hafıza kartında saklanır oldu.

Yeni nesil, daha doğar doğmaz isimlendirilmiş odalara, ölçülmüş programlara, planlanmış mutluluklara kavuştu. Her şey vardı ama çoğu şey eksikti. Oyuncaklar çoğaldıkça hayal gücü daraldı; bilgi arttıkça hikmet azaldı. Aç kalmadılar ama kanaat nedir bilmediler. Düşmediler belki ama kalkmayı da öğrenemediler. Bizim “olsun” dediğimize onlar “niye yok?” diye sordu.

Eskiden bir ayakkabı ayağı değil, insanı taşırdı; şimdi ayakkabılar var ama yollar yorucu. Eskiden ekmek bayatladıkça kıymetlenirdi; şimdi tazeyken bile çöpe yakın. Eskiden bir öğretmen bir sınıfa yetti; şimdi sınıflar dolu ama rehberlik boş. Biz yoksulluğu paylaşarak azalttık, onlar bolluğu bölüşemeyerek çoğalttı.

Teknoloji hız verdi, kolaylık sağladı; inkâr edilemez. Ama her kolaylık biraz emek, her hız biraz derinlik aldı götürdü. Yeni nesil çok şey biliyor ama az şeye tahammül edebiliyor. Her şeyin hızla olduğu bir dünyada, beklemenin bir erdem olduğunu kim anlatacak onlara?

İşte tam da bu yüzden, yeni nesle kızmak yerine onlara yön göstermeyi, eskiyi yüceltmek yerine özü aktarmayı denemeliyiz. Yokluğu değil; sabrı, kanaati, paylaşmayı, düşüp kalkmayı öğretmeliyiz. Ayağına taş değmemiş bir nesilden sağlam adımlar beklemek haksızlık olur. Onlara geçmişi masal diye değil, pusula diye anlatmalıyız. Çünkü insanı güçlü kılan, neye sahip olduğu değil; yokken nasıl ayakta kaldığını bilmesidir.

Sevgi ve saygıyla

Bu yazıyı puanlayın
Ortalama: 5.0 / 5 (180 oy)
Yorumlar (0)

Yorum Yap

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!