Rüzgar Nereden Eserse Essin
Bu yazıyı paylaş:
İnsan bazı alışkanlıkları seçmez; içine doğar. Bazı alışkanlıklar da vardır ki insan onları seçmediği için hayat boyu şükreder. Sigara, içki, kumar… Kimileri için “hayatın tuzu biberi”, kimileri için ise uzak durulması gereken ateş çemberi. Ben ikinci gruptayım. Çünkü ateşle oynayanın, elini değil; ocağını yaktığını çok gördüm.
Son zamanlarda ünlülere yönelik uyuşturucu operasyonlarının yanı sıra, sıkça ve bolca yasa dışı bahis ve kumar operasyonlarını da duyar olduk.
Biz kalabalık bir aileydik; sigara, içki, kumar bilmezdik. Belki de tam bu yüzden içmez, oynamazdık. Aile kültürü insanı yönlendirici oluyor.
Gençlik yıllarında grup kurduğumuz arkadaşlarımızla bolca eğlence mekânlarına, yemekli-içkili toplantılara, sıkça da davetlere giderdik. Ama ben alışık olmadığım ve sevmediğim için o ortamlardaki kadeh kaldırmalarına, sigara dumanı üflemelerine dahil olamazdım. Bu durumdan hiçbir zaman şikâyetçi olmadım; kendimde bir eksiklik de katiyen hissetmedim.
Sigara içmedim ama bulunduğumuz ortamlarda sigara dumanının heder olmaması sanki vazgeçilmez bir ilkeydi. O yüzden sigara içmediğim hâlde ciğerlerimin kapasitesinin üstünde dumanla dolduğunu hissederdim. Nitekim o genç yaşlarda mide ağrıları, kanamalar geçirdim ve nihayetinde Genel Cerrahi Uzmanı, Operatör Doktor Selçuk Ağabeyimin bıçaklı müdahalesine dûçar oldum.
Kumar konusu ise hayatımda ayrı bir hikâye oluşturdu.
Altı aylık okul dönemini tamamlayıp asteğmen olarak kıtaya intisap ettiğimizde, subay-astsubay gazinolarının yönetiminden de sorumluydum. Muvazzaf ve yedekler, ağır ve yorucu eğitimden sonra öğle vakti tabldot masasına oturur, sunulanları afiyetle yedikten sonra bir köşeye çekilip sohbet ederlerdi.
Ben gerçekten şanslıydım. Tümen ve Tugay generallerimden kurmay başkanlarıma, diğer tüm komutan ve üst rütbelilerime kadar güven, sempati ve sevgilerini kazanmıştım. Bunun da herkes farkındaydı.
İşte bu nedenle olacak, subay ve astsubaylar beni sıkıştırmaya başladılar: “Asteğmenim, oyun salonu da istiyoruz,” diyerek.
Ben de enine boyuna düşünmeden Kurmay Albayıma teklifi götürüp emir ve olurlarına sundum. Çok kibar, mükemmel bir askerdi. Beni incitmemek adına, “Asteğmenim, kumar oynanır; aileler perişan olur,” deyince, “Sayın Başkanım, emin olun bir tek kuruş dahi dönmeyeceğini temin ederim. Maksadım sosyal yakınlaşma, dinlenme ve keyif almalarıdır,” dedim.
Bu sözüm ikna etmiş olacak ki, “Paşa’ya çıkalım,” dediler.
Çıktık. Çok sert, mert bir askerdi. En ufak hataya dahi müsamahası olmayan, müthiş bir otoriteydi. O da kurmay başkanının düşüncesini tekrar ederek net bir şekilde, “Olmaz!” dedi.
Ben heyecanla esas duruşta iken selam verip, “Emredersiniz Komutanım,” diyerek tam dışarı çıkacakken Kurmay Albayım beni överek, “Asteğmen çok dirayetlidir, buna asla izin vermez,” dedi.
Paşa, “Peki o zaman dikkat edilsin. En ufak bir şikâyet duyarsam Tugay Karargâhı önünde cezasını çeker,” ikazını yaptı.
İşte o an hayatımın en güzel duruşunu, en düzgün selam verişimi, topuk çarpıp dönüşümü ve çıkışımı gerçekleştirdim.
Kurmay Başkanıma teşekkür ettim ve bir oyun köşesi düzeni oluşturdum. O köşe için iskambil, domino, satranç ve okey takımı aldım.
İlgi yoğundu. Yorgun argın, karnı aç gelenler tabldot masalarına oturmaz olmuştu. Oyun köşesinde yer bulunmaz hâle gelmişti. Günahları boynuna; ortada gerçekten tek bir kuruş dönmedi. Kavga da hiç çıkmadı. Ben sadece seyirci oldum. En fazla rağbet edilen oyun ise okeydi. Benim de çok hoşuma gitti.
Vatani görevim bitince yazlığıma ilk iş bir okey takımı almak oldu.
Meğerse para ile oynanıyormuş.
“Takım benim, masa benim, kural da benim,” dedim. “Madem paralı diyorsunuz, 5 kuruş olur,” dedim.
Burun kıvrıldı, itiraz edildi ama dayanamadılar. Beş kuruştan oyun oynadık. Hem de Urla’nın oksijeni bol gecelerinde… Kazanan ya 50 kuruş alabildi ya 25 kuruş. Ama “bozuk yok, sonra veririz” deyip hep yan çizdiler, hiç veren de olmadı… Alacaklı olan da ayıp olur diye hiç istemedi…
O masamızdan ne yazık ki üç arkadaşımızı ebediyete yolcu ettik.
Eczanesi olan rahmetli bir arkadaşım, bir gün sohbetimizde oyunda kazananları kaydettiğimiz kâğıdın üzerine şunu yazmıştı:
“Rüzgâr nereden eserse essin, zülfiyâra dokunmasın.”
Onun üzerinde uzun uzun sohbet ettik.
Bugün o yazılı kâğıt yeniden elime geçti.
Ve düşündüm…
Kumar masasında rüzgâr hep vardır. Kimi zaman kazançtan eser, kimi zaman kayıptan. Ama rüzgâr ne kadar sert eserse essin, dokunduğu yer sadece cebimiz olmaz. Bir süre sonra vicdana dokunur, aileye dokunur, çocukların geleceğine, evlerin ışığına dokunur. Zülfiyâra dokunmamak; yani kimsenin onurunu, huzurunu, ocağını söndürmemek; işte asıl marifet budur.
Kumar, “bir kereden bir şey olmaz” diye başlar; “bir daha toparlarım” diye devam eder. Ama çoğu zaman bittiği yer, sefaletin tam ortasıdır. Sönen ocaklar, dağılan yuvalar, yorgun anneler, sessiz çocuklar bırakır ardında.
Rüzgârın yönünü seçemeyiz belki… Ama duracağımız yeri seçebiliriz.
Sevgi ve saygıyla