Dikkat, Ben Sorumlu Değilim!

230 görüntülenme

Bu yazıyı paylaş:

İmrendirip yeme arzusu ortaya çıkarmama adına, diyabet hastaları bu yazımı lütfen okumasınlar!

Hatta mümkünse bu satırlara yaklaşmasınlar, ekrana uzaktan baksınlar, mümkünse göz ucuyla bile temas etmesinler… Çünkü yazımın konusu tatlandıranlar.

Hani derler ya, “Tatlı yiyelim, tatlı konuşalım” diye… Ben de bugün tatlılarla iştah kabartıp, yazımla şöyle koyu mu koyu, şerbetli mi şerbetli bir sohbet kurmak istedim. Lakin başlangıcı, tatlı olmayan ama çoğunluğun damak tadına bayıldığı, leziz mi leziz bir gıda ile yapacağım.

Bir zamanlar medyada geniş yer bulmuştu; lezzet eleştirmenleri internet üzerinden oy kullandırarak dünyanın en iyi sakatat yemeklerini seçmişlerdi. Bizim kokoreç, Yunanlıların “Kokoretsi” adıyla yarışmaya soktukları taklit haliyle birinciliği kaptı. Daha önce de aynı maharetle lokumumuza, baklavamıza, kahvemize, pastırmamıza, sucuğumuza sahip çıkmışlardı. Eh, alışığız… Damak tadı güçlü olanın mirası bol olur.

Kokoreç denince İzmir akla gelir. İzmir’de olununca da gece sabaha kadar seyyar araçlarda satılan kokoreç yenir. Kokoreç; çöp şiş ve çorbayla birlikte İzmir’in gece hayatını canlı tutan kutsal üçlemedendir. Bilindiği gibi kokoreç, koyunun ince bağırsağının itinayla temizlenip, baharatlarla harmanlanarak şişe sarılması ve mangalda ya da ızgarada ağır ağır pişirilmesiyle yapılan geleneksel bir Türk yemeğidir. Sokak lezzetlerinin şahıdır. Ekmek arası, soğanlı, domatesli, biberli servis edilir.

Yenilirken de mutlaka biri uyarır:

“Aman parmaklarına dikkat et!”

Çünkü o lezzet dalgınlık yapar, insanı kendi elini bile unutturur.

Varsın kâfir birinci olsun… “İzmir Kokoreçi”nin lezzetine asla ulaşamazlar.

Bir laf da lokum için edelim, Afyonkarahisar’ın hakkını teslim edelim. O kadar nefistir ki kaymaklı lokumları; yıllarca tarihi gara uğrayarak geçen trenlerin yolcuları, gecenin zifirinde de seherin aydınlığında da, o kısacık durakta hayatlarının en telaşlı anlarını yaşar. Bağırgan satıcıların sesine kulak verip birkaç paket lokumu kapabilmek için adeta zamanla yarışılır. Elbette Safranbolu’nun, İstanbul’un, Ankara’nın lokumlarını da es geçmeyelim; her biri ayrı bir hatıradır, ayrı bir damağa dokunuştur.

Sadede gelelim ve fıstıklı şambaliyle devam edelim. Yine İzmir diyeceğim ve sizi Hisar Camii mevkiine yönlendireceğim. Dörde yedi santimlik bir dilim… Küçücük sanırsınız. Ama bir tepsi lezzeti saklar içinde. Yiyen memnun, yemeyen pişmandır. Benden duymuş olmayın ama en müptelaları da şeker hastalarıdır. İnsan bazı şeyleri yasakken daha çok ister; şambali bunun canlı kanıtıdır.

Hep söylerim, hep anlatırız: Kemeraltı bir başka âlemdir. Döner yiyeceksen o çarşıya gireceksin. Aşure, sütlaç, kazandibi, revani yiyeceksen de… Adise Baba’nın tadını özlediysen, işte oraya gideceksin. Çünkü bazı lezzetler sadece karın doyurmaz; hafızayı besler, çocukluğu hatırlatır, insanın içini tatlı tatlı sızlatır.

Velhasıl… Bu yazı bir yemek yazısı değildir sadece. Bu yazı, İzmir’in gecesine, Kemeraltı’nın kalabalığına, mangal dumanına, şerbet kokusuna, tren garında telaşla alınan lokuma tutulmuş bir gönül mektubudur. Okurken ağzınız sulandıysa suç bende değil; damak hafızanızdadır.

Şimdi müsaadenizle, ben bir çay koyayım… Yanına da az bir şeyler alayım. Az dediysem, kandırmış olmayayım…

Sevgi ve saygıyla

Bu yazıyı puanlayın
Ortalama: 4.8 / 5 (213 oy)
Yorumlar (0)

Yorum Yap

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!