Dünyanın Kırık Aynası ve Vicdanın Direnişi
Bu yazıyı paylaş:
Hiç bu konulara girmek istemezdim, kalemimi sadece hayatın içinden ve hayatın gerçekleri için oynatmayı yeğlerdim. Ama işte yapamadım, biraz ızdırap verici dünya meselesine eğilmek istedim.
Sanıyorum herkes aynı düşünce içindedir: İnsanoğlunun en trajik çelişkisi, başkasının kıyametini bir haber bülteni mesafesinden izlerken duyduğu o anlık ürperiş ile akşam yemeğine kaldığı yerden devam edebilme becerisi arasındaki o uçsuz bucaksız boşlukta gizlidir. Modern çağın konforu, ruhlarımızı sükunete değil, derin bir duyarsızlığa hapsetmiş; vicdanı, sadece kendine dokunmayan ateşin sıcaklığını ölçen bir barometreye dönüştürmüştür. Oysa yeryüzünün bir köşesinde Filistinli bir annenin feryadı göğü yırtarken, Ukrayna’nın gri soğuğunda bir çocuk evinin yıkıntıları arasında geleceğini ararken ya da Ortadoğu’nun kadim toprakları barut kokusuyla nefessiz kalırken, “barış” kelimesi artık beyaz bir güvercinin kanadında değil, diplomatik masaların tozlu dosyalarında hıçkıran bir ölüye benzemektedir. Ateşkes umutları Grönland’ın buzullarından Kolombiya’nın derin vadilerine kadar yayılan bir korku silsilesiyle her gün biraz daha sönmekte; insanlık, kendi elleriyle inşa ettiği bu devasa hapishanede, mülteci botlarının dalgalarla boğuştuğu o karanlık sularda aslında kendi onurunu batırmaktadır.
Savaşın sadece stratejik bir hamle, ölümün ise istatistiksel bir veri sayıldığı bu yeni dünya düzeninde, insanlık kendi vicdan aynasını kırmış, parçalanan her hayatta aslında kendi ruhundan bir parça eksildiğini fark edemeyecek kadar büyük bir hipnozun esiri olmuştur.
Peki, Ne Yapmalı? Nasıl Bir Dünya Kurmalı?
Bu ızdırap verici tabloyu tersine çevirmek, sadece siyasi sınırları çizmekle veya kağıt üzerinde kalan anlaşmalar imzalamakla mümkün değildir.
Küresel Vicdan Seferberliği önemlidir: İlk olarak, “ötekinin acısına bakma” cesaretini göstermeli, başkasının yarasını kendi tenimizde hissetmeyi yeniden öğrenmeliyiz.
Adalet Ekonomisine önem verilmelidir: Silah sanayisinin iştahını besleyen nefret yerine; eğitimi, sanatı ve paylaşmayı merkeze alan bir yapı kurmalıyız. Sınırların ötesindeki açlığı “istatistik” değil, “insanlık borcu” olarak görmeliyiz.
Barışın Dilini geliştirmeyi becerebilmeliyiz: Farklı inanç ve kimliklerin birbirini tehdit değil, zenginlik gördüğü bir sağduyu iklimi inşa edilmelidir. Eğer gökyüzünü füzeler yerine uçurtmalar kaplamıyorsa, medeniyetimiz büyük bir yanılgıdan ibarettir.
İstikbali karanlık bir tünelin ucunda arayan modern dünya, teknolojik devrimlerin gölgesinde en temel erdemini, yani merhameti kurban etmiştir. Sınırların tellerle, kalplerin ise ideolojilerle örüldüğü bu çağda; barış artık bir hedef değil, vicdan azabını bastırmak için kullanılan edebi bir süsleme gibidir. Eğer yeryüzü, üzerinde ağlayan tek bir çocuğun gözyaşını dindiremiyorsa, kurulan tüm sistemler çökmüş demektir. Sonuçta dünya, nereye götürülmeye çalışılırsa çalışılsın; bizler başkasının acısını kendi tenimizde hissetmedikçe, bu kanlı tablo her sabah evlerimizin içine sızmaya devam edecektir. Kurtuluş, silahların susmasından ziyade, kalplerin birbirine açılmasında ve adaletin ekmek kadar aziz tutulduğu bir dünyanın yeniden hayal edilmesindedir.
Acısız, barış içinde bir dünyada yaşama özlem ve dileğiyle.
Sevgi ve saygıyla