Kemeraltı’nda “Volta” Atılan Yıllar
Bu yazıyı paylaş:
Bugün, biraz havayı değiştirelim nostaljiye yer verelim dedim ve öyle yaptım:
Bizim jenerasyonun eğlence anlayışı bugünkü gibi “hadi bir yere gidelim” diye anlık verilen kararlarla olmazdı; zaten gidecek yer belliydi. Adres sormaya gerek yoktu, navigasyon desen hayal ürünüydü ama herkes yolu ezbere bilirdi. Asıl adı Anafartalar Caddesi olan, İzmirlinin ise kısaca ve net bir şekilde Kemeraltı dediği o meşhur çarşı idi…
Bugün biri “gençliğin nerede geçti?” diye sorsa, ben adres tarifine başlamam; “bir aşağı, bir yukarı” derim, anlayan anlar. O kadar yürürdük ki, bugünün akıllı saatleri bizde olsaydı, her akşam eve dönerken “Tebrikler, yeni bir kıta keşfettiniz” diye bildirim verirdi.
Eskiden İzmir’de hayat bugünkü gibi parmak uçlarında değil, bizzat tabanların altında dönerdi; bizim neslin akıllı telefonu yoktu ama her birimizin ayaklarının altında gizli birer kilometre sayacı vardı. Bugünün gençleri iki durak yürüyünce “bittik” diye sızlanıyorlar ya, ah bir bilseler; bizim Kemeraltı Çarşısı’nda attığımız voltalarla bugün Mars’a çoktan köprü kurmuştuk.
Kemeraltı dediğimiz yer, bizler için aslında dünyanın en büyük açık hava spor salonuydu. Bir aşağı bir yukarı yürümekten baldırlarımız öyle bir sertleşirdi ki, o zamanın gençleri halı sahaya çıksa rakibi top niyetine kaleye sokardı. Ben kendi adıma konuşayım; bugün bu yaşımda hâlâ merdivenleri ikişer üçer çıkabiliyorsam, o günlerde Kemeraltı’nın taşlarını aşındırırken biriktirdiğim o yerli ve milli enerji sayesindedir. Üstelik bu enerji sadece yürümekten değil, o meşhur Dede yadigârı şambaliyle beslenmekten gelirdi. Tepsi tepsi gelirdi o mübarek, öyle şimdiki uyduruk tatlılar gibi de değil; maşallah dört parmak uzunluğunda, kale tuğlası gibi ama ağza attın mı bulut gibi dağılan bir lezzet! O dört parmaklık şambaliyi eline alıp, ağzının kenarına şerbet bulaşmışken karşıdan gelen kıza karizma yapmaya çalışmak, dünya tarihinin en zor estetik operasyonuydu. Bir yanda o şerbetin yapışkanlığı, bir yanda “Acaba fıstığı dişimin arasına girdi mi?” korkusu… Ama yine de o şambalinin verdiği güçle, yanından geçtiğimiz o mis kokulu meşhur İzmir dönerinin ve dondurmacıların iştah açan senfonisi eşliğinde Konak’tan girip Çankaya’dan çıkardık.
Peki, bu kadar yolu tepip de neden birimiz bile yorulmazdık? Cevabı çok basit; çünkü motivasyonumuz büyüktü! Bir kere İzmir’in kızları, hani o İmbat rüzgârı vurdu mu saçı başı ayrı, edası ayrı oynayan o güzellik abideleri… Onlar sanki yere basmıyor, kaldırımda süzülüyorlardı. Bizim delikanlılar ise hem mertlikten ödün vermez, hem de aynanın karşısında üç saat harcayıp “doğal yakışıklıyım” imajıyla ortalıkta arz-ı endam ederlerdi. Bir aşağı gidişte selam, bir yukarı dönüşte kelam… Mübalağa yapmıyorum, voltada en az yüz defa baş selamı vermekten, boyun fıtığına o zamanlar savaş açmıştık. “Vay efendim nasılsın?”, “Ooo kimleri görüyoruz?” derken, dostluklarımızı o sokakların arasına beton dökmeden çelik gibi perçinlerdik. Bizim dönemde gizlice takip etmek yoktu; hedef kilitlenir, her turda bir bakış atılır, dördüncü turda bir tebessüm alınırsa o gece keyiften uykular kaçardı.
Kemeraltı bizim antrenman sahamızdı, asıl büyük derbi ise 15 Ağustos’ta başlayan İzmir Enternasyonal Fuarı’ydı. Fuar demek, sadece pavyon gezmek değil, dünya kupasına katılan milli takım heyecanı demekti. Hele o Fuar Kotası haberleri! Bugünkiler maaş zammını öyle heyecanla beklemiyor vallahi. Gazeteler “Bu yıl kota şu kadar dolar!” diye manşet atınca sanırsın o para hepimizin cebine girecek. Ama asıl olay, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği ile Amerika Birleşik Devletleri’nin o zamanlar meşhur olan soğuk savaşını bizim Kültürpark’ın içinde izlemekti. Rusların pavyonuna girerdin devasa traktörler, Amerikalıların tarafına bir geçerdin pırıl pırıl otomobiller ve o zamanın mucizesi plastik bardaklar… plastikten yapılmış kap kacaklar… Hepsine bakar, “biz de yaparız” diye hayal kurardık.
O plastik bardakları eve götürüp büfeye kristal vazo muamelesiyle koyan aileler vardı, şaka değil! Eğlence derseniz; Zeki Müren ve Bülent Ersoy’un pullu kostümleri, Müzeyyen Senar’ın, Muazzez Abacı’nın sesleri, Ajda’nın şıklığı, Erol Büyükburç, Barış Manço ve Cem Karaca’nın sahne performansları ve İbrahim Tatlıses, Nuri Sesigüzel’in türküleri gibi starların konserleri ile Muzaffer Hepgüler, Toto Karaca gibi ünlü unutulmaz tiyatro gruplarının oyunlarına derken dünya buraya akardı.
Ama biz gençler için doğruyu söylemek gerekirse Fuar, dünyanın en büyük açık hava podyumuydu. Evet, paraşüt kulesiyle de, çay bahçeleriyle de ilgimizi çekerdi ama ah o kızlar yok mu? Kızlar en şık elbiselerini giyer, biz delikanlılar ise gömleklerin yakasını öyle bir açardık ki, sanırsın herkes birer İtalyan aktörü! Yaşlılara pek bakmazdık, doğru; çünkü onların hızı bizim heyecanımıza yetişemezdi ki. Zaten belediye de baktı ki bu gençler burada birbirini buluyor, “Boşa gitmesin bu mesai” deyip Fuar’ın ortasına herhalde Evlenme Salonu’nu onun için dikivermiş. Kaç yuva orada atılan bir bakışla kuruldu, sayısını kimse bilemez. Ah ne güzel, ne saf, ne samimi günlerdi… Şimdi her şey bir tık mesafesinde ama o şambalinin şerbetli tadını, o Kemeraltı yorgunluğunu ve Fuar heyecanını hangi teknoloji geri getirebilir ki? O günlerin hatırasına bir selam da biz çakalım; çünkü o günler ne geri gelir, ne de o sevgi yeniden taklit edilebilir.
Sevgi ve saygıyla