Dünyanın Gürültüsünde Bir Sabah

205 görüntülenme

Bu yazıyı paylaş:

Sabahın o masum saatlerinde, dünyanın henüz beni fark etmediğini sandığım bir anda başladı her şey. Gazeteyi elime aldım; çayın buharı yüzüme vuruyor, insanlığa dair umutlarım ince belli bardakta demleniyor. Daha ilk sayfada umutlarım, çayın şekeri gibi karıştırılmadan dibe çöktü.

Neden mi? Manşetler bağırmıyor artık; homurdanıyor. Yetkililer her şey iyi diyor, millet, emekli feryat ediyor, ekonomi bitti diyor, dünya haritası sanki çocukların karaladığı bir defter: şurada işgal, burada protesto, öte yanda cinayet, gasplar, hırsızlıklar, tecavüzler, kavgalar, gürültüler… İnsanlık, sabah sporu olarak birbirinin sinir uçlarına basmayı seçmiş gibi. Gazeteyi fırlatırken hedefim duvar değildi; birikmişliğimdi.

Televizyonu açtım. Farklı bir kanal, aynı nakarat. Sunucuların yüzleri ciddi, cümleler tanıdık, sonuçlar kaçınılmaz. Haberler, “olabilir” demiyor; “oldu bile” diyor. Ben de koltuğa uzandım; hırsımı kapatıp aklımı askıya almak ister gibi. Telefonu elime aldım; malum, modern çağda can simidi. Meğer simit bayatmış. Sosyal medyada herkes ya öfkeli ya yorgun ya da, bunalımlardan sinirli, freni patlamış mikser gibi. Kimi dünyayı kurtarıyor, kimi birbirini gömüyor; arada kalanlar da sessizce tükeniyor. Moral mi? Bulan varsa kaynağını yazsın, ben de gideyim.

Tam bu hengâmede, aklıma eski bir tanıdık düştü: Platon. Dert ortağım değil ama lafı laf.

“Dünyaya kendi isteğim dışında geldim; hayretle yaşadım, tiksinerek gidiyorum.”

Demiş… İnsan bu cümleyi okuyunca “Yalnız değilmişim” diyor; bir yandan da “Demek bu his antik” diye teselli buluyor. Binlerce yıl geçmiş, dekor değişmiş, oyuncular yenilenmiş; senaryo aynı. Hayretle başlıyoruz, tiksinmeye meylediyoruz. Arada bir de çay koyuyoruz.

Ama durup düşününce şunu fark ediyor insan: Haber dediğin şey, sessizliğe düşman. İyilik bağırmaz, manşet sevmez, reytinge çalışmaz. Sabah erkenden fırını açan adam, yoldaki kediyi okşayan kadın, borcunu erteleyen esnaf, yanlışlıkla gülümseyen çocuk… Bunlar ekrana çıkmıyor. Çünkü normalin sesi kısık, felaketin megafonu var. Biz de gün boyu o megafonu kulağımıza dayıyoruz, sonra “Neden başım ağrıyor?” diye soruyoruz.

Belki de mesele dünyanın bir anda kötüleşmesi değil; bizim bakışımızın tek kanala kilitlenmesi. Aynı gün içinde hem kötülük hem iyilik oluyor; biz hangisini büyütürsek o çoğalıyor. Sosyal medya da bir panayır aynası gibi: Herkes kendini ya dev gösteriyor ya cüce. Arada, olduğu gibi duranlara pek rastlanmıyor. Olanlar da sessiz durdukları için fark edilmiyor.

Platon’a haksızlık etmeyelim ama ona teslim de olmayalım. Hayretle yaşamak fena değil; tiksinmeye gelince, orada bir durup nefes almak lazım. Çünkü tiksinti, insana mesafe kazandırır ama uzun sürerse merhameti kurutur. Merhamet kuruyunca da mizah gider; mizah gidince hayat tatsızlaşır. Oysa insanın elinde küçük ama etkili bir ilaç var: Seçmek. Ne okuyacağını, ne kadar izleyeceğini, kime kulak vereceğini seçmek. Arada gazeteyi kapatmak, televizyonu susturmak, telefonu masaya yüzü aşağı bırakmak… Bunlar kaçış değil; bakım.

Enişteye söyler gibi söyleyelim, kızım sen anla: Dünya kusurlu, evet. İnsan da öyle. Ama kusur dediğin şey, tamir fikrini de içinde taşır. Her sabah felaketle uyanmak zorunda değiliz; bazen bir pencere açmak yeter. İyilik manşet olmaz belki ama bulaşıcıdır. Birine iyi gelen şey, sessizce bir başkasına sızar. Morali enjekte eden paylaşımlar aramayalım; kendimiz küçük bir doz olalım. Çünkü bu hayat, sadece olan bitenin toplamı değil; bizim ona ne kattığımızın da hesabı. Ve bazen, en ciddi zamanlarda bile, hafifçe gülümsemek dünyaya verilmiş en ciddi cevaptır.

Cevaplarınız hep bu doğrultuda olsun, yüzleriniz gülsün.

Sevgi ve saygıyla

Bu yazıyı puanlayın
Ortalama: 4.8 / 5 (179 oy)
Yorumlar (0)

Yorum Yap

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!