Erkekliğin Fotografik Tarihi

165 görüntülenme

Bu yazıyı paylaş:

Hayat dediğimiz şey bazen büyük kırılmalarla değil, küçük ve utandırıcı ayrıntılarla da hatırlanır. Mesela insan bir gün durup dururken kendi çocukluğuna gezintiye çıkmak ister. Ben de öyle yaptım. “Şöyle bir bakayım” dedim. Sonuç mu? Gülmekten kırıldım. Meğer hayat beni büyütmeden önce epey eğlenmiş… hem de benim haberim olmadan.

Eskiden —hani şu siyah-beyaz fotoğrafların bile daha ciddi baktığı zamanlarda— ailelerde erkek çocuk sahibi olmanın göğüs kabartan bir tarafı varmış. En azından bize anlatılan buydu. Bunun kanıtı da her erkek çocuğun hayatının bir yerinde mutlaka bulunan anadan üryan fotoğraflar.

Bizim jenerasyondan kimle konuşsam, “Sende de var mı?” sorusu hiç boş çıkmadı. Var. Hem de bol bol. Henüz bir - bir buçuk yaşındayken, bütün ihtişamıyla objektife sunulmuş bir erkeklik gururu… O fotoğrafların çekilme amacı sanatsal değil, sosyolojik hiç değil; tamamen “Bak bizde erkek var!” deme ihtiyacı. Bebeklik değil, resmen sergi.

Bu tür resimlerin peşinden daha sonra geleneksel ve görkemli bir olay daha gelir.

Bilindiği gibi bizim kültürümüzde aileler için erkek çocuklarının sünnet töreni de çok önemlidir. En güzel şekilde gerçekleştirilmesi için çok gayret gösterilir. Özel kıyafetler alınır, araçlarla mahallenin tüm çocuklarına şehir turu gezisi düzenlenir, davul-zurnalı bayram havası estirilir, ziyafetler verilir.

Biz o dönemlerde 4 erkek kardeştik, sünnet heyecanı başlamıştı. Hepimizin tek karyolada yatmasını sağlamak için de yanlamasına hazırlanmıştı. Babam ayrıca sevap babında çalıştığı kurumun yardımcı hizmet grubundaki arkadaşlarının erkek çocuklarının da sünnetlerinin bizimle yapılmasını organize etmişti.

Bulunduğumuz Afyon’da berber olan tek bir sünnetçi vardı. Tek usturayla aynı anda 4 biz 10 yedek toplam 14 çocuğu beceri ile şana kavuşturmuştu.

Biraz palazlanıp okula başladığımızda ise hayat bize ilk büyük çelişkisini yaşattı. Erkekliğimiz belgelenmişti ama kıyafet politikası netti: Kız-erkek fark etmez, herkes beyaz kolalı yakalı siyah önlük giyecek.

Biz çocuk olmamıza rağmen itiraz ediyorduk tabii: “Biz kız mıyız, entari giydiriyorsunuz?” diyorduk, direniyorduk. Cevap mı? Hep havada asılı kaldı. Hep giydik.

Ben bu konuda özellikle çok direndim. Giymemek için her yolu denedim. Zavallı anamı bu mesele yüzünden epey üzmüşlüğüm vardır. Yattığı ebedi mekânda beni affetmiştir.

Şimdi düşünüyorum da, kadıncağız hem beni okula hazırlıyor hem de bir yandan içinden “Bu çocuk neden böyle?” diye endişe duyuyordu muhtemelen.

Derken saç tıraşı dönemi başladı. Babam beni ve diğer erkek kardeşlerimi berbere götürürdü. Ritüel belliydi: Kafanın her yeri üç numara, ama ön tarafta bir tutam saç bırakılırdı. Makasla düzeltilir, adına da büyük bir ciddiyetle “alaboros” denirdi.

Stil fena değildi, kimsenin sesi çıkmazdı ama bir sorun vardı: O makine saç kesmezdi. Tavuk tüyü yolar gibi koparırdı. Canımız yanar, çıyak çıyak bağırırdık. O yüzden saç kesim zamanı yaklaştığında mahalledeki bütün delikler potansiyel saklanma alanına dönüşürdü.

Şimdi düşünüyorum keşke o zaman saçlarımızı kesmeselerdi de biraz saçlı olmanın zevkini çıkarıp keyif alsaydık, şimdi yine saçsızız. Her hâlde alışkanlık…

Ortaokul ise başlı başına bir sahneydi. Kız-erkek herkesin sarı amblemli siyah şapka takma mecburiyeti vardı. O şapkalar kafamızı havasız bırakır, saçlarımızı cılızlaştırırdı. Bugünkü saç özürlülüğümüzün temelinde büyük ihtimalle o travma yatıyordur.

Ama asıl suçlu briyantindi. Saçı yağlı gösterir, kafaya yapıştırırdı. Benim saçlar mı? Kirpi oku gibi… Hepsi havada. Kızlar beğensin diye haftada bir tüp briyantin bitirdiğimi bilirim ama nafile. Saçlar bildiğini okur, uçlarını güneşe döndürürdü.

Sonunda bilimsel bir çözüm buldum: Annemin konçlu naylon çoraplarının alt kısmını kestim, başıma takke gibi geçirip onunla uyurdum. Sabah annem işe gitmek için çorabını eline alınca… Evin atmosferi değişirdi. Çileden çıkardı. Ben bilim uğruna aile huzurunu çok fazla feda etmiştim.

Gençliğe geçişin en gösterişli olayı ise izcilikti. Boyum kısaydı ama izci sopamızın standart uzunluğu vardı. Bu sopa bende telefon direği gibi dururdu. Belimizde sucuk gibi sarılmış kalın urgan… Olası tırmanış ve kurtarışlar içinmiş. Hiç kullanmadık. Göğsümüzde sağ cep üstünden sarkan beyaz metal izci düdüğü ise efsaneydi. Kullanım amacına yine ihtiyaç olmadı ama birbirimizin kulağına üfürmenin keyfini bol bol yaşadık. Sonuç: En az bir kulak zarı travması. Bugünün duyma özürlüsü…

Ve film şeridi akarken son sahne… Spor derslerinde kasadan atlama. Sağlıklı şişman arkadaşlarımız vardı; onlar kasadan atlamak yerine kasaya sert şekilde koyun gibi toslamayı tercih ederlerdi. Hepimizi kahkahalara boğarlardı. O anki “tok” sesi hâlâ kulaklarımdadır. Bizim gibi hiper aktif olanlar kasalardan atlardı… Ama ya kol çıkardı, ya baş delinirdi.

Albümde başı sarılı fotoğraflarıma bakınca, tıpkı anadan üryan fotoğraflarımda olduğu gibi yine gülme krizine giriyorum. Meğer hayat beni büyütürken bol bol komik anı biriktirmiş. İyi ki de biriktirmiş… Çünkü şimdi dönüp baktığımda, hepsine kahkahayla sarılabiliyorum.

Ve şimdi dönüp bugüne bakıyorum… Şimdiki çocuklar daha doğmadan pedagogları, doğar doğmaz psikologları, büyürken yaşam koçları var. Saçları makas görmeden önce travma raporu hazırlanıyor, briyantin yerine “doğal bukle destekleyici krem” sürülüyor. Çocuk istemezse şapka takmıyor, önlük giymiyor, istemezse spor dersinde kasadan atlamıyor; “bedensel sınırlarına saygı duyuluyor.” Bizim dönem mi? İstesen de istemesen de giydin, kestin, atladın. Alaboroslu saçlarla hayata hazırlandık, naylon çorapla bilim yaptık, izci düdüğüyle kulak zarı feda ettik. Evet, biraz hırpalandık, biraz yamuk çıktık ama galiba o yüzden bugün hâlâ kendi çocukluğumuza bakıp kahkaha atabiliyoruz. Şimdiki çocuklar çok şanslı… Ama bizim anılarımız çok daha dayanıklı.

Sevgi ve saygıyla

Bu yazıyı puanlayın
Ortalama: 4.7 / 5 (112 oy)
Yorumlar (0)

Yorum Yap

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!