Huzurun Anahtarı

86 görüntülenme

Bu yazıyı paylaş:

Zamanın döngüsü içinde, insan ilişkileri bazen tatlı bir melodi, bazen de keskin bir nota gibidir. Yaşananlar, kalbimizde derin izler bırakır. Öyle anlar gelir ki, ruhumuzun en bilge kılavuzları, bize yol gösterir. Tıpkı Tibet’in ruhani ve dünyevi lideri Dalai Lama’nın o bilgece sözü gibi:

“Başkalarını affet. Onlar affı hak ettikleri için değil, sen kendi huzurunu hak ettiğin için.”

Bu, ne kadar da derin bir düşünce, adeta ruhun yükünü hafifleten sihirli bir formül. Affetmek, karşı tarafa verilen bir hediye değil, bizzat kendimize bahşettiğimiz bir lütuftur. Zincirlerinden kurtulmak isteyen bir esirin attığı ilk adımdır. Eğer bir gemi karaya oturmuşsa, onu hareket ettirmenin tek yolu, üzerindeki fazlalıkları denize boşaltmaktır; affetmek de ruhumuzdaki o fazlalık, o ağırlıktır.

Bu kadim bilgeliğin peşine düşüp internetin dehlizlerinde ilerlediğimde, Alman, 77 yaşındaki günümüzün Kanadalı mistik öğretmeni, motivasyon konuşmacısı ve yazarı olan Eckhart Tolle’nin sesi yankılanır. Tolle, affetmenin mekanizmasını çok daha içsel bir bakış açısıyla tanımlar:

“Taşıdığın kızgınlığın sadece seni incittiğini gördüğünde affetme kendiliğinden gerçekleşir.”

Bu cümle, öfkenin bizi saran zehirli bir sarmaşık olduğunu yüzümüze vurur. Başkasına fırlatmak istediğimiz taş, aslında avucumuzda bizi kanatan bir yükten ibarettir. Kızgınlık, en çok onu taşıyanı yorar, en çok onun uykusunu kaçırır. Zira affetmemek, geçmişteki bir olaya takılıp kalmak, o acıyı her gün yeniden yaşamayı seçmek demektir. Bu durumu, tıpkı kırık bir cam parçasını elinde tutarak, her gün aynı acıyı yeniden hissetmeye benzetebiliriz. Oysa o camı bırakmak, elimizin iyileşmesine izin vermektir.

Peki, ruhumuzun bu kadar incinmesine izin vermeden önce ne yapmalıyız? Affetmenin bu kadar hayati bir konuma gelmesini engelleyebilir miyiz? Elbette. Zira her zaman çok yaygın kullanılan bir gerçeğin altını çizmek gerekir: “İyi insan olmak her şeye katlanma anlamına gelmez.” Gerçek iyilik, kendini tüketmek, fedakârlık adı altında ruhunu başkalarının insafına terk etmek değildir. Eğer öyle olsaydı, “iyi”lik, kendi kendine zarar veren bir eyleme dönüşürdü. Oysa bir insanın ilk görevi, kendi ruh sağlığının, kendi huzurunun bekçisi olmaktır. Affetmek ne kadar yüce bir erdem olsa da, affedilecek konuma gelmemek, yani sınır koymayı becerebilmek en büyük bilgeliktir.

Bu sınırlar, hayatımızın duvarlarıdır. Düşünün ki, çevresine duvar örmeyen bir bahçe, herkesin kolayca girip çikabildiği, ektiğiniz her şeyi çiğneyebildiği bir alana dönüşür. Oysa sınırlar, bahçemizi korur, hangi tohumların yeşereceğine bizim karar vermemizi sağlar. Günümüzde birçok insan, hayır demenin kibarlıkla çeliştiğini düşünerek, kendisinden istenen her şeyi kabul etme eğilimine girer. Örneğin, sürekli kendisinden borç isteyen bir dosta veya sürekli son dakika talepleriyle gelen birine “dur” diyememek, iyi niyetin suistimal edilmesine izin vermektir. Bu tür bir “fedakârlık”, zamanla tükenmişliğe, öfkeye ve kaçınılmaz bir kırgınlığa yol açar. İşte tam da bu noktada, ilkelendirilmiş tavır devreye girmelidir.

O halde, bu derin duygusal yolculukta atılacak en doğru adım, kendimizden fedakârlık yapmak yerine, tavrımızı ilkelendirmemiz olmalıdır. Tavır ilkelendirmek; değerlerimizi, kırmızı çizgilerimizi netleştirmek ve bu çizgilere kimsenin saygısızlık etmesine izin vermemektir. Bu, bencillik değil, öz-saygının en saf ifadesidir. Sınırlarını netleştiren bir kişi, neyi kabul edip neyi etmeyeceğini en başta belli eder. Böylece karşı tarafın bilmeden bile olsa sınırları aşması önlenir ve dolayısıyla affetme ihtiyacı doğuracak büyük yaralanmalar yaşanmaz. Unutmamalıyız ki, iç huzurumuz, başkalarının bize davranmasına izin verdiğimiz davranış biçimiyle doğrudan orantılıdır.

Dolayısıyla, hayatın zorlu rüzgârları estiğinde, kalbinizde huzurun pırıltısını daima korumak istiyorsanız, izlemeniz gereken yol açıktır. Öncelikle kendi kıymetinizi bilin; zira siz, en çok kendi huzurunuzu hak ediyorsunuz. Kimsenin taşıdığınız yükü artırmasına izin vermeyin. Sınırlarınızı sevgiyle ama kararlılıkla çizin ve o sınırlara riayet etmeyenlere karşı duruşunuzu ilkelendirin.

Ancak, bir kırgınlık yaşanmışsa ve ruhunuzun yükü ağırlaşmışsa, Dalai Lama’nın ve Tolle’nin bilge sözlerini hatırlayın. Affedin, ama bunu karşınızdakinin hakkı olduğu için değil, kalbinizdeki o zehri boşaltıp, kendi huzurunuza yer açmak için yapın. İçinizdeki sükûneti, kimsenin bozmasına izin vermemek, en güçlü davranış tarifiniz ve en büyük nasihatiniz olsun. Unutmayın: En büyük fedakârlık, kendi huzurunuzu feda etmemektir.

Sevgi ve saygıyla

Bu yazıyı puanlayın
Ortalama: 5.0 / 5 (26 oy)
Yorumlar (0)

Yorum Yap

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!