Gök Gürültüsünü Anlayanlar Yağmurdan Korkmaz

95 görüntülenme

Bu yazıyı paylaş:

Bazı hikâyeler vardır; ilk duyduğumuzda yüzümüzde hafif bir tebessüm bırakır, ikinci kez düşündüğümüzde ise zihnimizi meşgul etmeye başlar. Sokrates’e atfedilen o meşhur anekdot da bunlardandır.

Eşiyle yaşadığı bir tartışma sırasında sükûnetini muhafaza eden Sokrates, karşısındaki öfkenin giderek yükselmesine, kelimelerin sertleşmesine ve nihayet bir kova suyun başından aşağı dökülmesine tanıklık eder. Beklenen tepki gelmez; ne kızgınlık ne serzeniş… Yalnızca şu cümle dökülür dudaklarından: “Bu kadar gök gürültüsünden sonra sağanak yağmurun gelmesi zaten beklenirdi.” İşte bu söz, basit bir nüktenin ötesinde, insan ilişkilerine dair derin bir bakış açısı sunar.

Zira çoğu insan için öfke, karşılık verilmesi gereken bir çağrıdır. Ses yükselir, sesle cevaplanır; hiddet artar, hiddetle karşılanır. Oysa Sokrates’in cümlesi bize şunu hatırlatır: Her olay, her tepki, kendinden önce gelen bir sürecin sonucudur. Gök gürlerse yağmur şaşırtıcı değildir. İnsan bağırıyorsa, taşan bir sabrın, biriken bir yükün işareti olabilir. Bilgelik belki de tam bu noktada başlar: Tepkiyi değil, sebebi okumakta.

“İnsanları kızdıran şey, olanlar değil; olanlar hakkındaki yargılarıdır,” der Epiktetos. Bu söz, Sokrates’in tavrıyla yan yana konulduğunda daha da anlam kazanır. Suyun başından dökülmesi bir hakaret olarak da okunabilir, sıradan bir anlık taşkınlık olarak da. Olan değişmez; fakat ona yüklenen anlam her şeyi değiştirir. Bilge insan, olayın kendisine değil, onun içindeki derse bakar.

Gündelik hayatımızda da benzer sağanaklara sıkça rastlarız. Bir bakış, bir söz, bazen de uzun bir sessizlik… Ardından gelen tepkilere şaşırır, “Bu da nereden çıktı?” diye sorarız. Oysa çoğu zaman gök çoktan gürlemiştir; biz duymamayı seçmişizdir. Mevlânâ’nın dediği gibi, “Dünle beraber gitti cancağızım, ne kadar söz varsa düne ait.” Ama biz çoğu kez dünü bugüne taşıyarak yağmurdan şikâyet ederiz.

Sokrates’in hikâyesi, sabrı kutsamak için anlatılmaz; sessizliği yüceltmek için de değil. Asıl mesele, insanın kendini merkeze koymaktan vazgeçebilmesidir. Her davranışı şahsına yapılmış bir saldırı gibi algılayan biri için hayat bitmeyen bir kavgaya dönüşür. Oysa “Akıllı insan, başına geleni değil; ona verdiği tepkiyi yönetendir,” sözü tam da burada anlamını bulur.

Bu noktada şu ayrımı yapmak gerekir: Sükûnet, edilgenlik değildir. Sessiz kalmak, her şeyi kabullenmek anlamına gelmez. Bilakis, neye cevap verilip neyin geçip gitmesine izin verileceğini seçebilmektir. Her gürültüye kulak vermeyen, her yağmurda ıslanmayan bir bilinç hâlidir bu. Çünkü insan bilir ki, doğa kendi döngüsünde işler; bulutlar dağılır, hava durulur.

Belki de bu yüzden bazı anekdotlar asırlardır anlatılır. Çünkü onlar bize ne yapmamız gerektiğini değil, nasıl bakmamız gerektiğini fısıldar. Sokrates’in başından aşağı dökülen su çoktan kurumuştur; fakat o cümlenin serinliği hâlâ zihnimizde dolaşır. Ve her gürültülü anın ardından kendimize şu soruyu sordurur: “Ben şimdi yağmura mı kızıyorum, yoksa gökyüzünü mü anlamaya çalışıyorum?”

Bütün bunlardan çıkarılacak sonuç, kimsenin başına su dökmek değil; aksine, içimizdeki taşkınlığı nereye yönlendireceğimizi öğrenmektir. Gök gürültüsüyle karşılaştığımızda yapılacak ilk şey, aynı şiddette karşılık vermek değil; bir adım geri çekilip neyin biriktiğini, neyin taşmak üzere olduğunu anlamaya çalışmaktır.

Sessizlik bazen en güçlü cevaptır; bazen de sakin bir cümle, yükselen sesi kendiliğinden susturur. Elbette bu satırlar, hanımefendilere Sokrates’in eşini örnek almaları için yazılmadı; bilakis, evlerde kova taşımak yerine kelimeleri tartmak daha az ıslatır, daha çok yol aldırır. Hem de affedilecek ölçüde, saygının zedelenmesine yol açmadan… Lakin, elbette aynı uygulama erkekler için de geçerlidir.

Zira bilgelik, su dökmekte değil; yağmur yağmadan önce göğü okuyabilmektedir.

Sevgi ve saygıyla

Bu yazıyı puanlayın
Ortalama: 5.0 / 5 (39 oy)
Yorumlar (0)

Yorum Yap

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!