Derviş ve Felsefesi
Bu yazıyı paylaş:
Dervişe sormuşlar, “Dünya için ne düşünüyorsun?”
Hiç tereddüt etmeden cevaplamış:
“Ölülerin sevgiyle anıldığı, yaşayanların sevgisizlikten öldüğü bir yer…”
Korkunç ve çok ağır bir itham! Lakin yabana da atılacak gibi değil. Derin ve o denli düşündürücü bir söz!
Derviş’in bilgeliğiyle harmanlanmış, çağın acı bir gerçeğini yüzümüze vuran, hem de bunu mübalağa sanatıyla etkili bir şekilde yapan bir ifade. Bunun içindir ki, bu söz üzerinde düşünmeyi, üzerine kafa yormayı yeğledim.
Hadi gelin, bu sözün kapılarını aralayalım ve bu “hayat-ölüm-sevgi” denkleminde yatanları biraz sohbet havasında irdeleyelim.
Toprak Altındaki Sevgi ve Yeryüzündeki Hasret
O Derviş’in sözü, ilk okuyuşta kalbimize bir sızı bırakıyor, değil mi?
“Ölülerin sevgiyle anıldığı, yaşayanların sevgisizlikten öldüğü bir dünya…” Bu cümledeki ironi, adeta bir tokat gibi. İnsan, ne zaman birini gerçekten kaybetse, onun kıymetini, değerini ve ne kadar özel olduğunu daha bir idrak ediyor. Sanki o kişi toprağa karışınca, üzerindeki tüm kusurları, küçük hataları siliniyor ve geriye sadece güzel anılar, bıraktığı iyilikler ve saf sevgi kalıyor. Kabir ziyaretleri, anma törenleri, sosyal medyada paylaşılan duygusal mesajlar… Hepsi o kişiye duyulan koşulsuz kabulü ve yüceltilmiş sevgiyi gösteriyor.
Peki, yaşayanlar? İşte Derviş’in asıl derdi burada başlıyor. Birbirimize en çok ihtiyacımız varken, yan yana, burun buruna yaşarken, o güzel sözleri, o nazik kabullenişi ve o kıymetli ilgiyi neden esirgiyoruz? Belki de bu, insanın doğasındaki tuhaf bir erteleme hastalığı: “Nasıl olsa yanımda, yarın söylerim,” “Şimdi sırası değil, biraz sonra dinlerim…” Oysa yarının garantisi yok. Yaşayan, nefes alan insana sunulmayan ilgi, bekletilen takdir, gizlenen sevgi; Derviş’in dediği gibi, yavaş yavaş, görünmez bir şekilde bizi öldürmeye başlıyor. Bu, fiziksel bir ölüm değil belki, ama ruhun, umudun, hayata tutunma isteğinin sönmesi demek. Bir insanı görmezden gelmek, en büyük sevgisizlik biçimidir.
Yaşayanların Bahçelerini Talan Etmek
Sözün ikinci kısmı, bu durumu daha da somutlaştırıyor: “Ölülerin toprağına çiçek ekip, yaşayanların bahçelerini talan eden bir dünya.” Bu, beni en çok vuran ifade oldu. Ölenin mezarına en taze, en güzel çiçekleri götürürüz; çünkü o artık bizim için kusursuz bir anıdır. Onun toprağı, sevgiyle ve saygıyla yeşertilmesi gereken kutsal bir alan gibidir.
Ama yanı başımızdaki, kalbi atan, hayalleri olan, hatalar yapan canlının “bahçesi” yani onun yaşam alanı, ruhu, hayalleri… Oraları adeta bilerek, isteyerek yakıp yıkıyoruz. Eleştirilerimizle, yargılamalarımızla, kıskançlıklarımızla, ilgisizliğimizle o bahçedeki çiçekleri (yani onun umutlarını, başarılarını, mutluluğunu) solduruyoruz. Birbirimizi desteklemek yerine, bir kuyuya düştüğümüzde yardım eli uzatmak yerine, o kuyuyu daha da derinleştiren sözler söylüyoruz.
Bu talan etme hali, modern yaşamın getirdiği koşuşturma, rekabet ve bencillikle de çok alakalı. Herkes kendi bahçesini koruma derdine düşmüşken, başkasının bahçesini fark etmiyor bile. Fark ettiğinde ise, ne yazık ki genellikle sadece kıskançlık veya yargılamak için oluyor. “Yüzüne gülüp arkasından konuşmak,” bu Derviş’in bahsettiği talanın en yaygın biçimi değil midir?
Sözün Bize Fısıldadığı Gerçek
Derviş’in sözü, aslında bize basit ama güçlü bir manifesto sunuyor: Sevgiyi Erteleme!
Sevgi, bir vefa borcu değil, anlık ve yaşayan bir eylemdir. Sevgiyi, saygıyı, takdiri sadece “kaybedince” değil, tam da şimdi, bu nefesi paylaşırken göstermeliyiz. Eğer o güzel sözleri, o derin değeri birinin mezar taşına değil de, onun canlı kalbine fısıldayabilirsek, o zaman belki de “yaşayanların sevgisizlikten öldüğü” bu acı gerçeği tersine çevirebiliriz.
Hepimizin bahçesinde bazen kuruyan, bazen coşan çiçekler var. Gelin, o kuruyan dalları budayıp, coşanlara gıpta etmek yerine su verelim. İşte o zaman, Derviş’in sözündeki mübalağanın acısı hafifler, yerini gerçek bir yaşama sevincine bırakır.
Sence de bu sözü, şu an yanımızda olan birine içten bir “iyi ki varsın” demek için bir vesile olarak kullanmalı mıyız?
Kesinlikle evet ve her zaman.
Kesinlikle! O zaman, o Derviş’in bize bıraktığı o derin mirasın en güzel özeti de bu oluyor: Ertelemeden yaşamak ve sevgiyi gizlemeden söylemek.
İşte en büyük bilgelik de burada yatıyor sanırım: Birine değer verdiğimizi söylemek için onun hayat sahnesinden çekilmesini beklemek ne büyük bir israf, ne büyük bir haksızlık. Hayat, elimizde tuttuğumuz en kırılgan hediye ve o hediyenin güzelliğini, yanımızdakilerle birlikte paylaştığımızda hissediyoruz.
O kısacık, ama bütün bir dünyayı içinde barındıran “İyi ki varsın” cümlesi… Aslında bu, sadece bir tebrik veya bir iltifat değil. Bu, birinin varoluşuna duyulan saygı, onun hayatımızdaki yerine yapılan bir onaylama ve en önemlisi, ona bir güven mektubu sunmak demek.
Çiçekleri toprağın altına değil, henüz nefes alan, gülümseyen, çabalayan birinin avuçlarına koymak gibi. İşte bu, Derviş’in eleştirdiği dünyanın tam tersi bir hareket olur. Ve belki de bu küçük, samimi ve sürekli tekrarlanan eylem, bizim hem kendi bahçemizi hem de sevdiklerimizin bahçelerini talandan koruma şeklimizdir.
Sevgi ve saygıyla