Bedduadan Kaçınmanın Fazileti
Bu yazıyı paylaş:
Ağzımızdan dökülen her kelimenin ardında görünmez bir kader işçisinin çalıştığı söylenir. Büyüklerin “Ağzını hayra aç, hiçbir zaman beddualı konuşma” uyarısı işte bu gizli işleyişi sezmiş olmanın özetidir. Söz, insanın hem aynası hem de kaderle yaptığı fısıltılı bir anlaşmadır. Ne söylersen, söyleyen önce kendini duyar; ne dilersen, önce kendi kalbine düşer. Bu yüzden kötü söz, sahibinin avuçlarında kor gibi yanar; iyi söz ise bir yağmur tanesi gibi hem söyleyeni hem duyana ferahlık verir. Toplumların dilleri vardır; hayra açılan ağızların kurduğu mahalleler daha huzurlu, beddua ile sertleşen dillerin kurduğu çevreler ise daha keskin, daha gergindir.
Halk arasında dolaşan birçok özdeyiş, sözün gücünü yüzyıllar boyunca deneyip süzmüş bir bilgelikten beslenir. “Güzel söz sadakadır,” derler; çünkü iyi söz, sahibini yüceltmese bile karşısındakine bir incelik armağan eder. Kimi zaman insan öfkesine yenilir, kırgınlığın kapısından içeri dalar ve farkında olmadan diline ağır bir beddua konuk eder. Oysa Türk kültüründe beddua, basit bir yakınma değil; söylediğin her negatifi önce kendi yüreğinde filizlendirmek anlamına gelir. Bir nine, canı ne kadar yanarsa yansın “Allah ıslah etsin” demeyi tercih eder; çünkü bilir ki kötü dilek, kötü tohum gibidir: Nereye savrulacağı belli olmaz, ama rüzgâr hep önce söyleyenin eşiğinden geçer.
Söz, insan ilişkilerinin ilk köprüsüdür. Kırıcı bir kelime bile bir duvarı tuğla tuğla örüp yükseltmeye yeter. Nice dostluğun, nice aile bağının, nice komşuluk sıcaklığının solması bir tek kontrolsüz cümlenin eseridir. “Zehir sözden, şifa da sözden” diyen atalarımız, dilin hem yıkıcı hem de onarıcı tarafını tokuşturur adeta. Bu yüzden bir toplumun kaderi, aslında insanlarının ağzından dökülenlerle şekillenir. Mahalle kahvesinin köşesinde sabah sohbetine umutla başlayan toplulukların havası bile bambaşkadır; o umut, o tatlı dilekler günün akışına yansır. Buna karşılık sürekli yakınan bir çevrede nefes bile ağırlaşır; çünkü dil, insanın iç iklimini dışarıya taşır.
Aile içinde de böyledir. Bir babanın oğluna “Yolun açık olsun” demesi sadece bir uğurlama değildir; çocuğun zihnine bir güven tohumu ekmektir. Büyüklerin anlattığı şu küçük hikâye tam da bunu anlatır: Bir adam, sürekli yakınan, kötü konuşan biriyle yolculuk eder. Adamın arkadaşı neye kızsa, ne görse beddua eder. Bir gün kervan bir çeşme başında durur. Adam su içerken der ki: “Dilin zehirli, ama su temiz. Yine de bil ki su bile kabının tadını alır.” İşte insanın ruhu da böyledir; söz dediğimiz su, önce içimizdeki kabın kokusunu taşır dışarı.
Toplum olarak zor zamanlardan geçerken hayra yönelmiş sözler bir tür toplu dua niteliği taşır. Bir milletin morali, birbirine söylediği sözlerle onarılır. Depremlerde, zorluklarda, ekonomik sıkışıklıklarda insanları bir arada tutan güç çoğu zaman güzel sözün açtığı alanlardır. Bir kapı komşusunun “Allah güç versin, üzerinizdeki yük hafiflesin” demesi bile bir evin havasını değiştirir. Beddua ise bağları gevşetir, mesafeleri genişletir; çünkü kötü söz insanı önce içerden soğutur, sonra dışarıya da buz gibi bir nefes üflettirir.
Kimi zaman insanlar kötü sözün bir boşalma, bir rahatlama olduğunu sanır. Oysa kötü söz, insanın kendi toprağına attığı dikenli bir tohumdur. Ne kadar uzağa fırlattığını sansa da toprağı yine kendi vicdanıdır. Bir bilge der ki: “İnsanın ağzından çıkan her beddua, göğe yükselmez; önce sahibinin kalbinde yankılanır.” Bu yüzden büyükler kızgınlıktan dilimiz çözülmesin, öfkemizin ateşi ağzımızdan dışarı taşmasın ister. Onların tavsiyesi, hayatın tüm sertliğine karşı bir tür ruh terbiyesidir.
İyi söz söylemek, yeri geldiğinde susmayı bilmek kadar bir olgunluk göstergesidir. İnsan bazen içindeki fırtınayı sakinleştirmek için karşıya ağır sözler söylemek ister; ama asıl güç, o kelimeyi yutmayı ve yerine iyilik dilekleri bırakmayı başarabilmektir. Çünkü bilinir ki ağızdan çıkan hiçbir şey kaybolmaz; bir gün mutlaka geri döner. Kimi, güle dönüşür; kimi, dikene.
Büyüklerin uyarısı bu yüzden sadece bir nasihat değil, hayatın işleyişine dair derin bir gözlemdir. Hayra açılan ağız, hem sahibinin yüzünü aydınlatır hem çevresinin kaderini güzelleştirir. Kötü söz ise karanlık bir gölge gibi yayılarak büyür. İnsan, ağzını neye açarsa gönlünü de ona açmış olur. Dolayısıyla dilimizi terbiye etmek, kalbimizi korumaktır; kalbimizi korumak ise toplumu korumaktır.
Sonuçta “Ağzını hayra aç” sözü, yalnızca bir davranış önerisi değil, bir yaşam biçimidir. İnsanın hem kendi iç huzurunu hem de çevresinin uyumunu gözeten ince bir çizgi… Yaşadığımız dünya ne kadar karmaşık olursa olsun, dilimizin ucunda duran bir dua, bir iyi niyet, bir umut sözü her şeyi değiştirebilecek kadar güçlüdür. Ve belki de atalarımızın bu uyarısı tam da bu yüzden yüzyıllar boyunca hiç eskimemiştir: Çünkü insanın kaderi, çoğu zaman dilinin gölgesinde filizlenir.
İnsana düşen, dili bir silah gibi değil; bir dua, bir iyilik kapısı, bir vesile gibi kullanmayı bilmesidir. Zira dilin açtığı yarayı zaman bile her zaman kapatamaz, fakat dilin söylediği bir güzel söz uzun yılların yükünü bir anda hafifletebilir. Bu yüzden kimseyi beddua ile sınamaya değil, hayırla anmaya gayret etmeli; her kelimeyi gönlün terazisinden geçirip öyle söylemeli. Unutma: Dilini güzelleştiren, kaderini de güzelleştirir. Kalbini korumak istiyorsan önce sözünü koru; çünkü insan ağzından dökülenlerle yolunu ya aydınlatır ya da karartır.
Sevgi ve saygıyla