Hasetini saklayanlar
Bu yazıyı paylaş:
Hani derler ya “Öğrenmenin yaşı yoktur”… Vallahi doğruymuş; hatta yaş aldıkça insan bazı gerçeklere öyle geç uyanıyor ki, insanın kendisine “Biz bu zamana kadar neyi yaşadık da fark etmedik?” diye sorası geliyor. Meğer en tehlikeli insan, kötülüğünü bağırarak yapan değil; hasedini mürekkep yutmuş gibi saklayanmış! Bitmedi, dahası da varmış: Meğer en çok da sizin iyi olmanızdan rahatsız olanlar, en centilmen gibi görünenler arasındaymış ama bunu çaktırmamak için de adeta yüz kaslarıyla jimnastik yaparlarmış. Vay anasına… Biz bunları aklımızın ucundan bile geçirmedik; demek ki kim bilir başımızdan neler geçmiş de biz fark etmemişiz. İnsan bazen gerçekleri görünce, geçmişteki bazı kişilerin suratlarına dönüp, “Meğer sen bana gülmüyormuşsun, gülüyor gibi duruyormuşsun” diyesi geliyor.
İnsan böyle yazıp çizmeye başlayınca, aslında bir üstadın dediği gibi “Geçti Bor’un pazarı, sür eşeği Niğde’ye” demek vacip oluyor. Fakat yine de insanın içindeki o iyi niyetli öğretmen susmuyor: “Tamam geç anladık ama bari erken anlamayana faydamız olsun.” Çünkü bu tür kötü düşünce taşıyanların enerjisi öyle ustaca gizlenmiş bir el hareketiyle değil, bazen tek bir bakışla bile kendini belli edermiş. Öyle bir enerji ki, yanına oturursunuz, daha oturur oturmaz sanki görünmez bir el ruhunuzun fişini prizden çekiverir. Bazen böylelerinin yanında insan nedenini bilmeden içinin daraldığını, neşesinin solduğunu, bir an önce sohbeti kesip kapıya yönelmek istediğini fark edermiş. Sebebi meğer çok basitmiş: Gönül, aklın anlamadığı şeyleri sezermiş; haset kokusu da parfüm gibi değil, saklanınca daha çok yayılırmış.
Bunlar niye böyle davranır diye soracak olursanız… İşin hikmeti şurada gizli: Sizin iyiliğiniz onların eksikliğini ayna gibi gösterirmiş. Siz parladıkça onların içi kararmaya başlarmış; siz ne kadar mutluysanız, onların yüzüne nedense gölge düşermiş. O yüzden de için için rahatsız olurlar ama dışarıdan “Aaa canım, çok sevindim!” diye böyle hafif titrek bir sesle tebrik etmeye kalkarlar. Halbuki o anda içlerinde küçük bir yanardağ kabarmaktadır. Yüzlerinden okursunuz ama onlar okunduğunu sanmazlar. Öyle ki, bazen o kadar zorlanırlar ki, sahte tebessüm yüzlerinde dururken gözlerindeki kıskançlık camın arkasına saklanmış bir kedi gibi pusuya yatmış olur. Bir an için “Şu an ‘maşallah’ dese acaba başına ağrı girer mi?” diye düşünür insan.
Ne gariptir ki, bu insan türü kendini hep saklamaya çalışsa da, insan ruhunun anteni güçlüdür; sinyal zayıf olsa da çekmeyen yeri hisseder. Hani bazı mekânlar vardır, girersiniz ve “Burası daralttı beni, haydi çıkalım” dersiniz ya… İşte o duygu, bazen mekândan değil, yanınızdaki insandan geliyormuş. Tesadüf değilmiş yani; kalp bize uyarı yapıyormuş da biz bazen “acaba alıngan mı olduk?” diye kendimizi suçluyormuşuz.
Oysa kalp, aklın kırk dereden su getirdiği yerde tek bir damlayla hüküm verir: “Yaklaşma, bu frekans bize uygun değil.” Kim bilir, belki ruhlarımızın da bir nevi Wi-Fi şifresi vardır; yanlış kişi bağlanmaya çalışınca sistem otomatik devre dışı kalıyordur.
Eski bir söz vardır: “Dostun güldürdüğü değil, hasetlinin sustuğu tehlikelidir.” Çünkü hasetli insan genelde sessizdir. Siz anlatırsınız, o dinler; siz gülersiniz, o çay karıştırır; siz sevinçten coşarsınız, o sebepsiz bir şekilde gerinir. Ama her şey gayet normalmiş gibi davranır. Oysa içinden geçenleri bilsek, “Bu kadar nefesi tuttuğuna göre kesin su altı dalış sertifikası var” deriz. Hatta bazılarının tebessümü o kadar zorlama olur ki, yüzünde “sistem hata verdi” uyarısı belirir sanki.
Yine de insanız ya, bazen görmezden gelmeyi tercih ederiz. “Boş ver canım, belki o da kötü gününde” deriz. Ama bazılarının kötü günü ömür boyu sürebilir; onlara acımaya kalkarsanız kendi hayatınızın direksiyonunu kaptırabilirsiniz. Bu tip insanlar, iyi kalplilerin vicdanını kullanmakta da ustadır.
Bu yüzden eskiler boşuna dememiş:
“Ateş düştüğü yeri yakmaz, içine haset düşenin her yeri yanar.”
Sonuçta bizden söylemesi: İçiniz daralıyor, neşeniz kaçıyorsa, sebepsiz bir huzursuzluk gelip üzerinize yapışıyorsa bu boşuna değildir. Gönlünüz “aynı frekansta değiliz” uyarısı veriyordur. İsterseniz mesafeyi açarsınız, isterseniz tamamen çıkar gidersiniz; takdir sizin. Bazı insanlar vardır; yanından ayrılınca insan hafifler. Bazıları vardır; onlarla konuşunca hava bile kararıyormuş gibi olur. O yüzden kalbiniz “bir adım geri” diyorsa o adımı atın; kalp yanılmaz, sadece geç konuşur.
Ama ne olursa olsun şunu unutmayın: Haset sahibini yakar, iyilik sahibini değil. Biz yine centilmence anlatalım, siz yine bildiğinizi yapın. Hem zaten hayatın en güzel yanı da burada: İnsan ne kadar geç öğrenirse öğrensin, öğrendikten sonra adımlarını daha sağlam, daha hafif ve daha huzurlu atar.
Unutmayın; herkes hayatımıza bir iz bırakır ama izin rengini biz seçeriz. Kiminin izi ışık olur, yolumuzu açar; kimininki duman olur, görüşümüzü kapatır. Bu nedenle kalbinize yaklaşan herkese kapınızı ardına kadar açmayın; bazıları misafir değil, gizli tamirat ustası gibi gelir ve ruhunuzun düzenini bozup gider. Gülümseyen yüzlere aldanmayın ama kimseyi de sebepsiz yere karalamayın; sadece temkinli olun, zira insanın kendi gönül huzurundan daha kıymetli bir sermayesi yoktur. Ve bilin ki, iyi niyet altın gibidir; parladıkça kıskanılsa da değerinden hiçbir şey kaybetmez. Siz yeter ki menfaatine değil, hakikatine güvenen insanlarla yol yürüyün, gerisi zaten kendiliğinden yerine oturur.
Sevgi ve saygıyla