Öğrenmenin Pratik Yolu
Bu yazıyı paylaş:
İnsanın aklında ve kalbinde yer eden büyük dersler, çoğu zaman kitapların sayfalarında değil, yaşanmışlığın keskin kıyısında filiz verir. Bazı hakikatler vardır ki kelimelerle anlatıldığında soluk, dokunulduğunda ise yakıcıdır. Kimi zaman bir sözün, bir öğüdün, bir cümlenin ulaşamadığı yere, tek bir anlık tecrübenin ateşi ulaşır. İşte bu yüzden, insanın gerçekten öğrendiği şey, bizzat tecrübesinden süzülen o ağır, o silinmez izdir; çünkü yaşanmışlık, ruhun içine kazınır ve orada sessiz ama sarsılmaz bir yer edinir.
Ben bu hikâyenin doğruluğunu bilmem; okuduğumda hoşuma gitmişti, inandım, sonra da sırf fikir hamallığı olsun diye buraya mealen aktarmak istedim. Olay, hepimizin bildiği, sıradan bir asker olarak başlayıp askeri dehasıyla yükselen, Avrupa’nın büyük bölümünü ele geçirmiş Fransız İmparatoru Napolyon Bonapart ile ilgili. Napolyon bir gün düşman askerlerinden kaçarken can havliyle bir bakkal dükkânına sığınır. Bakkal, içeri dalan bu adamın kim olduğunu bilmez; ne ününü, ne adını, ne de taşıdığı kudreti… Sadece ölüm korkusuyla nefes nefese duran bir insan görür karşısında. İnsan canından olacağını sandığında gözleri başka türlü parlar; bakkal da o anda karşısındaki adamın kimliğine değil, içindeki o çıplak korkuya şahit olur, ve onu saklar.
Düşman askerleri dükkâna geldiğinde de, bakkal onları yanıltır, “Bir adam şu tarafa doğru hızla koşuyordu” diyerek yolu başka yöne çevirir. O an, hayat kurtarmak için gösterdiği cesaret, kendi küçük dünyasında yaptığı büyük bir iyiliktir. Askerler uzaklaşınca merakına yenilir, sığınan adama sorar:
“Ahbap… ölüm korkusu nasıl bir şey?”
Bu, insanın belki de en samimi sorularından biridir; çünkü korkuyu dışarıdan görmek kolaydır ama içinden tarif etmek, ancak yaşayanın bilebileceği bir şeydir.
Adam cevap vermez, sadece hafifçe gülümser. O gülümseme ne şükrandır ne küçümseme; belki de içinde sakladığı bir düşüncenin, bir planın gölgesidir. Ardından teşekkür edip dükkândan ayrılır. Bakkal bilmez ki kurtardığı kişi sıradan biri değil, Napolyon’un ta kendisidir; dünya sahnesinde devleşmiş bir adamın, bir anlığına sıradan bir fani gibi sığındığı o an, tarihin tuhaf cilvelerinden biridir.
Napolyon makamına döner dönmez, bakkalın yakalanıp kurşuna dizilmesi için emir verir. Zavallı adam neye uğradığını anlamadan, yaka paça infaz meydanına götürülür. Bir manga askerin ellerinde uzun silahlarla karşısına dizildiğini görür, durumu anlar, gözleri bağlanır. Dünya bir anda karanlığa dönüşür; nefesinin sesi, kulaklarında kendi kendine büyür, dizlerinin bağı çözülür. O anda kalbini buz gibi bir şey sıkıştırır: kaçacak yer olmayan, nefesi yarım bırakan ölüm korkusu… Az önce sorduğu sorunun cevabını kendi teninde hissetmektedir. Her şey bir anda gerçeklik kazanır; insanın yüreğine çöken o ağırlık, kelimelerin taşıyamayacağı kadar yoğundur.
Son dualarını ederken biri gelip gözlerindeki bağı çözer. Birden ışık geri gelir, ama ışığın içindeki yüz her şeyden daha sarsıcıdır: karşısında, az önce kurtardığı adam… ve beyninde “yaptığı iyiliğin geri dönüşünü ima eden” bir şimşek çakar. Napolyon bakkalın gözlerinin içine bakar, o bakışta bir ders verme arzusu, bir soğukkanlılık ve belki de insan ruhunun karanlık kıvrımlarını anlama isteği vardır. Ve fısıltıya benzeyen bir sesle şöyle der:
“Şimdi öğrendin mi ölüm korkusunun ne olduğunu?”
Evet, kıssadan hisse. Bazı dersler sadece yaşanarak öğrenilir. Kelimelerden değil, insanın yüreğini durma noktasına getiren o uçurumdan… İnsanın zihnine kazınan en derin bilgiler, ateşe elini sokmuş gibi doğrudan tecrübeden gelir. Tatbikatın öğrettiği hiçbir zaman kolayca silinmez; çünkü bedelin bir kısmını insanın kendi ruhu öder. Bazen tek bir an, yılların öğrettiğinden daha etkilidir; çünkü insan o anda kendi derinliğiyle yüzleşir.
İnsan, yaşadığı her deneyimle biraz daha şekillenir; kimi zaman güçlenir, kimi zaman kırılır, ama mutlaka dönüşür. Dünyanın tüm öğretileri, dudaklardan dökülen tüm nasihatler, sayfalar dolusu bilgiler… hiçbirinin kuvveti, insanın kendi teninde hissettiği bir hakikatin etkisiyle boy ölçüşemez. Çünkü hayatın öğrettiği, insanın damarlarındaki korkuyu, cesareti, utancı ya da gururu harekete geçirerek gelir. Bu yüzden kalıcıdır, bu yüzden sarsıcıdır.
Bir ustanın elinde olgunlaşan çırak gibi, insan da yaşamın içinde pişer. Ne kadar çok tatbikatla, ne kadar çok kendi sınırına dokunarak öğrenirse, o kadar derine kök salar yaptığı her işte, aldığı her kararda. Düşünceler sadece anlaşılmakla değil, yaşamakla derinleşir. Tecrübe, aklı sağlamlaştırır; insanın kararlarına ağırlık, sözlerine itibar, davranışlarına yön kazandırır. Hayat, insanın içine işleyerek öğretir; sabırla, bazen acıyla, bazen umutla.
İyiliğin de kötülüğün de, korkunun da cesaretin de en gerçek yüzünü insan, ancak kendi gözleriyle görebildiğinde ayırt eder. Bir anlık sarsıntı, bir anlık fark ediş, yılların öğretmediğini öğretebilir. Çünkü insanın ruhunda iz bırakan, kelimeler değil; kalbin ritmini değiştiren o çarpıcı andır. Ve insan bir kez o ritmin bozulduğunu hissetti mi, artık eskisi gibi düşünemez; düşünceleri kök salar, kararları şekillenir, bilinci başka bir düzleme geçer.
Ve belki de hikâyenin asıl fısıldadığı budur: Hayat, insanı en çok dikenin ucunda eğitir. O diken bazen korkudur, bazen kayıptır, bazen bir iyiliğin ardından gelen acı bir yüzleşmedir. Ama neyin adı olursa olsun, insan o anı yaşadığında artık eskisi gibi kalamaz. O an, insanın içindeki çocuğu büyüten, bilgisini olgunlaştıran, ruhunu farklı bir renge boyayan bir dönemeçtir.
Çünkü bir kez tecrübenin ateşine dokunan, onun izini ömrü boyunca taşır. O iz bazen sızlar, bazen güç verir, bazen de insana kendi derinliğini hatırlatır. Ve insan, en çok bu izlerle tamamlanır.
İdam mangasının önünde olmamak kaydıyla pratik öğrenmeye evet diyenlere selam olsun!
Sevgi ve saygıyla