Dilin Hikmeti
Bu yazıyı paylaş:
Sabahın o yarı uykulu, yarı meraklı hâliyle sosyal medyaya göz atıyordum ki karşıma çıkan ilk cümle beni hem güldürdü hem de uyku sersemi aklıma mini bir tokat attı: “Ne kadar tecrübeli olursan ol, ne kadar dikkatli davranırsan davran; yine de bazen dilini koparacak gibi ısırdığın olur.” Ne zaman, kim söylemiş bilmiyorum ama söyleyen belli ki insanlığın ortak yarasına parmak değil, düpedüz yumruk basmış. Çünkü hepimizin hayatında vardır o an: Söylememek için yutkunuruz, sabır taşına döneriz, eğer sabır taşı konuşabilse “yeter artık” diye bize çıkışır; ama dil bir kıpırdanır, bir dürtükler… Sonuç? Küçük bir acı, hafif bir pişmanlık ve çoğu zaman hafifçe ısırılmış bir dil. Kimimiz var ki, kendi kendine dert anlatırken bile dilini kanatmıştır — sırf içinden taşan kelimeleri zorla tutmaya çalıştığı için.
Daha bu gülümseten düşüncenin etkisi geçmeden sayfayı biraz daha aşağı kaydırdım; bu kez hayatın o meşhur “üst üste hatırlatma” taktiği devreye girdi. Tıpkı art arda yaşanan uçak kazaları, tren faciaları ya da zincirleme gıda zehirlenmeleri gibi… Konu dilmiş demek ki; sosyal medya da “Bu meseleyi bugün çöz” dercesine ısrarla önüme düşürüyordu. Derken karşıma Mevlânâ çıktı ve meseleyi bir cümleyle öyle bir özetledi ki içimdeki bütün sesler susup onu dinledi:
“Ey dilim!Sen benim hem servetimsin,hem de felâketim.Beni bahtiyar eden de sensin,berbat eden de.”
İşte bu söz, insanın iç dünyasını bir aynaya çeviriyor. Çünkü dil, insanın hem gücüdür hem sınavı… Bir kelimeyle gönül alır, bir kelimeyle kalp kırarız. Bazen küçük bir cümle güneş gibi içimizi ısıtır; bazen yanlış bir söz, saatlerce, günlerce, hatta yıllarca süren soğuk bir rüzgâra dönüşür. İçimizde sakladığımız ne varsa önce dilden sızar. Ve insanın nezaketi, olgunluğu, görgüsü, terbiyesi çoğu zaman dilinin kıvrımlarına sinmiştir.
İnsanın dilinden çıkan her söz, aslında iyilik ya da kötülük olarak yola düşer… Bir gönle dokunan bir cümle, bir insanı incitmekten vazgeçiren bir sessizlik, bir tebessümü hak eden bir kelime… Bunların hepsi dilin ürettiği ama kalbin sahip çıktığı iyiliklerdir. Ve insan farkında olmadan bir gün dönüp arkasına baktığında şunu görür: Geriye ne parlak sözler, ne ün, ne gösteriş kalır; sadece iyiliklerin bıraktığı o ince, temiz, sessiz ayak izi kalır.
Dil, insanın hem tatlı hediyesidir hem de yaramaz çocuğu. Bazen pamuk şekeridir, bazen dikenli tel… Bazen güldürür, bazen sustuğuna şükrettirir. Ama her hâlükârda insanın karakterini en çok ele veren şeydir. Bu yüzden belki de gerçek olgunluk, konuşmayı değil, doğru zamanda konuşmamayı; kırmayı değil, onarmayı; anlatmayı değil, anlamayı öğrenmektir. Çünkü söz, ok gibidir: Çıktığı yerden geri dönmez ama gittiği yeri mutlaka değiştirir.
Dilimiz bazen bizi güldürür, bazen bizi yorar; ama kalbimiz temizse dilimiz de bir gün onu izlemeyi öğrenir. O nedenle hep derler ya: “Dilini tutmak zordur ama kalbini tutmayı bilenin dili zaten yola gelir.”
Bugün karşıma çıkan bu iki söz —biri bir tebessüm, biri bir hikmet— bana şunu yeniden hatırlattı: Dilin değil, kalbin terbiyesi insana yakışır. Ve insanın gerçek serveti, elinde değil, dilinde bıraktığı güzelliktir.
Dilleri temiz, güzel dostlara selam olsun.
Sevgi ve saygıyla