Zihnin Saplantıları

38 görüntülenme

Bu yazıyı paylaş:

Hiç şüphesiz insan zihni, görünmez bir ağ gibi karmaşık ve büyüleyici. Kültür seviyesi, bilgi birikimi veya yaşam tecrübesi ne kadar yüksek olursa olsun, bazı düşünceler sessizce yapışır benliğe. Bunlar, mantığın ve aklın ışığına rağmen kaybolmaz; gerçeğin soğuk ışığında bile kendini savunur ve inkarla büyür. Biz buna kişinin etkisinden kendisini kurtaramadığı yersiz, saçma düşünce, sabit fikir idefiks diyoruz, veya da hayalet; adı önemli değil. Önemli olan, varlığını hissettirmesi, gölgesini düşürmesi ve bizi farkına varmadan yönlendirmesidir.

Bu saplantılar, kimi zaman öylesine sessiz gelir ki, farkına varmak için çaba sarf etmek gerekir. Bir kelime, bir anı, bir bakış… Zihnimizde bir kıvılcım çakar ve işte o anda eski bir düşünce, uzun yıllardır saklandığı köşesinden çıkar. İnsan, ister olgun ister genç, ister bilge ister deneyimsiz olsun, kendini bu kıvılcımın önünde savunmasız bulur. Mantık devreye girer ama duygular onu çoktan esir almıştır.

İdefikslerimiz, geçmişten kalan birer yankıdır. Kaybettiklerimiz, uğruna savaş verdiğimiz hayaller, unutamadığımız sevgiler… Hepsi sessiz bir şekilde bizi bekler, içten içe ruhumuzu şekillendirir. Bazen inkar ederiz onları; bazen de kendimizi onlara kaptırırız. Ne kadar kaçsak da, bir köşemizde saklı kalırlar; gözümüzün önünde olmasa da var olduklarını biliriz. Bu tür saplantılardan kendini kurtaramayan çok insan vardır. Pek çok insan psikologların kapısını aşındırır durur, bu işin içinden bir an önce kurtulmaya çalışır.

Olgunluk, bilgi ve deneyim, bu hayaletleri yok etmez. Sadece onlarla yüzleşmeyi öğretir. Kim bilir, belki de hayatın kendisi, bu yapışkan düşüncelerle biçimlenmiştir; biz farkında olmadan, her seçimimizi, her kaçışımızı, onların sessiz rehberliğinde yaparız. Bazıları yavaş yavaş silinir, bazıları ise ömür boyu kalır. İşte bu, insan olmanın trajik ama büyüleyici yanıdır.

Ve yine de, bu saplantılar olmadan biz kendimizi hiç bu kadar derin göremezdik. Her aklımıza düşen tekrar, her ruhumuza yapışan eski hayalet, bize geçmişi hatırlatır; kendi kırıklarımızı, arzularımızı ve korkularımızı fark ettirir. Onlar olmadan belki de kendimizi hiç tanıyamazdık.

Belki de idefikslerimizi sevmek gerekir. Çünkü onlar yalnızca zihnimizin gölgeleri değil, hayatımızın sessiz tanıklarıdır. Onların varlığında, hem acıyı hem tutkuyu hem de kaybı hissederiz; ve biz, her ne kadar inkar etsek de, onların gölgesinde insanlığımızla yüzleşiriz.

İnsan zihni, bazen kendi elleriyle ördüğü kafeslerde hapsolur. Kültür seviyesi ne olursa olsun, olgunluk ne kadar derinleşirse derinleşsin, bazı düşünceler benliğe yapışır; tıpkı eski bir şarkının akıldan silinmemesi gibi. Gerçeğin soğuk ışığına rağmen, bu saplantılar kendini inkarla savunur; çünkü ruh, yalnızca mantığın değil, duygunun ve anıların da ürünüdür. Bir fikre, bir imaja, bir hisse saplanmak, insan olmanın sessiz lanetidir belki de; ama aynı zamanda insanın en büyüleyici trajedisidir. Kim bilir, belki de idefikslerimiz olmadan biz, kendimizi hiç bu kadar derin tanıyamayız.

Sevgi ve saygıyla

Bu yazıyı puanlayın
Ortalama: 5.0 / 5 (8 oy)
Yorumlar (1)

Yorum Yap

Hasan öztürk08.12.2025

Duyguların esiri olmak; aklın direksiyonunu kalbin büsbütün ele geçirmesi gibi… Bir anda her şey çok olur: sevinç taşar, öfke yakar, üzüntü ağırlaşır. Kararların terazisi bozulur; doğruyla rahat, haklıyla iyi hissetmek yer değiştirir. İnsan o hâlde yaşadığını sanır ama aslında tepki verir. Ama şunu da es geçmeyelim: Duygusuz olmak da bir marifet değil. Asıl mesele, duygulara sahip olmak ile onların sahibi olunmak arasındaki ince çizgi. Duygu pusula olmalı, kaptan değil. Kalp yolu göstersin; direksiyonda akıl, vicdanda denge olsun. Belki de olgunluk dediğimiz şey tam olarak budur: Hissetmekten kaçmadan, hislerin esiri olmadan yürüyebilmek.