İyiliğin Hatırı

17 görüntülenme

Bu yazıyı paylaş:

Bir fincan kahve bazen insanın kaderine dokunur. Kimi zaman öylesine içilmiş, telaş arasında yudumlanmış bir kahvedir bu; kimi zaman da bir gönül kapısının anahtarı… Fakat her hâlükârda insan, en beklenmedik anlarda, en küçük iyiliklerin bile ruhunda umulmadık izler bıraktığını fark eder. Belki bu yüzden eski bir söz, zamanın tozuna rağmen hâlâ capcanlı durur:

“Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır.”

Bu söz, bir içeceğe bahşedilmiş mübalağanın çok ötesindedir; insanın insana verdiği değerin, küçük görünen bir iyiliğin uzun soluklu yankısının ifadesidir. İşte tam bu noktada kadim dostumun bana yazı konusu vermek için kullandığı bir cümlesi geliyor karşıma:

“Madem ki bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı var, yapılan iyiliklerin herhalde yüz kırk yıl hesabı olmalı.”

Sözün kendisi bile, iyilik denen o görünmez sermayenin insandaki karşılığını düşündürüyor.

Bu değerlendirmeye başlamadan önce küçük bir anekdotu anmak isterim. Eski bir mahallenin dar sokaklarında yaşayan yaşlı bir kadın, yıllarca her sabah kapısının önünü süpürür, oradan gelip geçen gençlere gülümsemeyi ihmal etmezmiş. Bir gün, yıllardır görmediği bir delikanlı çıkagelmiş; kadının eline içinde birkaç meyve olan bir kese sıkıştırıp “Bunlar sizin için… Çocukken bana verdiğiniz bir bardak suyu unutmadım,” demiş. Yaşlı kadın şaşkınlıkla sorunca delikanlı gülerek eklemiş: “Belki siz hatırlamazsınız ama ben o gün çok susamıştım. Kimse halden anlamıyordu. Siz suyu uzatırken ‘Allah kolaylık versin evladım’ demiştiniz ya… Asıl hatırı o sözün vardı.” O yaşlı kadın o gün anlamış ki, iyiliğin hesabı tutulmaz, ama izi kalır; insan hatırdan çok, gönlüne işleyenleri unutmaz.

Elbette kimsenin matematiksel bir hesabı, iyiliğin süresini belirleyen bir cetveli yok. Zaten sözün ruhu da hesap üzerine kurulu değildir. Kırk yıl ya da yüz kırk yıl… Bunlar zamanın kendisine değil, insanın unutmayışına gönderme yapan sembolik sayılar. Çünkü iyilik, takvime bağlı bir değere sahip değildir; vicdanın kaydettiği bir izdir. Ve bazı izler, insan ömründen de uzun yaşar.

“İyilik yap denize at, balık bilmezse Hâlik bilir.”

Bu kadim söz, iyiliğin muhatabının insan değil, insanın yaratılışına konmuş merhamet tohumu olduğunu hatırlatır. Yani iyilik, karşılık beklenerek yapıldığında değerini yarıya düşürür; karşılıksızlığıyla irileşir, yücelir. Birine bir iyilik yaptığınızda, belki o kişi unutur, belki farkına bile varmaz; ama iyilik kendi yolunu bulur, bazen hiç ummadığınız bir yerden size geri döner. Çünkü iyiliğin kaderi, gecikse de şaşmaz; insanın gönlünde yer eden her şey gibi, bir şekilde kendini yeniden hatırlatır.

Ben diyorum ki: “Karşı taraf seni unutmayacaktır, sana olan sevgisini azaltmayacaktır, vefalı ise seni arayıp sormayı da ihmal etmeyecektir.” Aslında iyi yapılmış bir iyilikle, gönülden verilmiş bir emekle, içten söylenmiş bir sözle, bir kalbe işlenen sükût bile insanı unutulmaz kılar. Vefa kapasitesi olan biri, iyiliği görmese de hisseder; dile getirmese de taşır. Ama her insanın vefa terazisi farklıdır. Kimi için bir fincan kahvenin hatırı bir ömürdür; kimisi için ise bir ömürlük iyilik bile bir akşamüstü rüzgârında uçup gider. Bu da insanlığın küçük kırılganlıklarından biridir.

Sonuçta iyilik, hesaba gelmeyen bir değerdir. Ne kırk yıl ne yüz kırk yıl… Kimi zaman bir tebessüm bile insanın bütün hayatını onlarca yıl sonra bile aydınlatabilir. Önemli olan, iyiliği bir yatırım gibi değil; insan olmanın zarafeti gibi görmek. Çünkü insan, dünyada bıraktığı izi iyilikle derinleştirir; hatırı da, vakti de, vefası da bu iz kadar uzun sürer. Ve belki de iyilik, zamanı aşabilen tek insan davranışıdır: Bir kahvenin hatırı bile kırk yıl sürüyorsa, gönülden gelen bir iyiliğin ne kadar süreceğini hesap etmeye gerçekten kim cüret edebilir?

Sevgi ve saygıyla

Bu yazıyı puanlayın
Ortalama: 5.0 / 5 (1 oy)
Yorumlar (0)

Yorum Yap

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!