Acı ve Tatlı Bir Anı
Bu yazıyı paylaş:
Görev aşkıyla atan kalbimin durak noktası, disiplinin çelikten örülü demir ağlarıyla çevrili İstanbul Tuzla Yedek Subay Okulu’nun eşiğiydi. Bu kutsal ocakta yalnızca asker olmayı değil, her şartta metin durmayı, hayatın yükünü omuzlarken bile vakarını korumayı öğreniyorduk. En üstte, heybeti ve keskin zekâsıyla tüm birliğin çehresini belirleyen Piyade Okul Komutanı Tuğgeneral Nedim Dikmen; taburumuzda ise sarsılmaz otoritesiyle Yarbay Dursun Soysal bulunuyordu. Ancak hafızamda derin iz bırakan isim, onun vekili Üsteğmen Yılmaz Demirel’di. Genç yaşına karşın hayli olgun, çalışkan, sevecen ama otoritesi çakı gibi keskin; adaletten şaşmayan bir subaydı. Askerliğe, komutanlarıma, okuluma duyduğum büyük sevgi içimde durmaksızın yanan bir ateşti. Mütalaa saatlerinde gösterdiğim çaba da bu ateşin bir yansımasıydı. Bu gayretin sonunda okuldan “Pekiyi” dereceyle mezun olmak bana yalnızca bir unvan değil; vatan sevgisinin yüklediği sorumluluğu daha da derinden hissettiren bir onur kazandırdı.
Bu coşkuyla devam eden günlerimde, unutulmaz bir sabah gelip çattı. 22 Nisan 1966’nın bahar kokulu bir sabahıydı. İçtima sonrası Üsteğmen Demirel elindeki ince kâğıda kısa bir bakış fırlattı ve sert bir komut verdi:
“Ömer, bir adım öne!”
Hiç kimse kıpırdamadı. Başımı çevirip etrafa baktım; başka bir Ömer mi vardı? Sanki herkes benim gibi şaşkındı. Üsteğmen emrini tekrarladı, sesi biraz daha yükseldi:
“Yahu tadat tamam, Ömer yok mu? Bu ne biçim iştir?”
Hazır olda duran tek bir asker bile nefesini bozmadı. O anda elindeki kâğıda yeniden, bu kez daha dikkatli baktı ve sesi kesinleşti:
“Ömer Haluk Narbay!”
“Buradayım komutanım!” diyerek bir adım öne çıktım. Arkadaşlarımın yüzündeki gergin ifade bir anda rahatlamış gülüşlere dönüştü. Ben ise komutun yalnızca adımla verilmiş olmasına hayıflanıyordum. Demirel beni yanına çağırdı. Yaklaştığımda elini omzuma koydu. O dokunuş, bir amirin otoritesinden çok, şefkatli bir ağabeyin ya da dostun yakınlığını taşıyordu. Sesi yumuşamıştı:
“Bak Narbay,” dedi, “hayat sürprizlerle, acılarla, tatlılarla doludur. Bizler bu ortamda daima dinç olmak zorundayız. Olaylar karşısında metanetimizi korumalıyız. Mücadeleyi yılmadan, bıkmadan ve üzüntülere kapılmadan sürdürmeliyiz.”
Ne demek istediğini tam anlayamamıştım. Ama gözlerindeki anlam, sözlerindeki sıcaklık, içime çöken tuhaf bir sessizlik… Bir şeylerin farklı olduğu belliydi. Devam etti:
“Bugün bu telgrafı sana üzüntüyle veriyorum. İzinlisin. Ailenin yanına git. Cenab-ı Allah rahmet eylesin… Başın sağ olsun.”
Sanki zaman bir anda ağırlaştı. Telgrafı aldım, gözlerim yanıyordu. Büyük güçlükle okudum:
“Annemizi kaybettik, başımız sağ olsun. Kardeşlerin” yazılıydı.
O anda hissettiğim boşluğu, dilimin ucuna gelen binlerce kelime doldurmaya yetmedi. Okuldan ayrılıp ilk uçakla İzmir’e döndüm. Kestelli Caddesi’ndeki cumbalı, demir kapılı iki katlı evimizin tokmağını çaldığımda kapıyı açan annemi karşımda görünce şaşkınlıktan dona kaldım. Sarıldık, birbirimize karışan gözyaşlarımızla hem güldük hem ağladık.
Meğerse telgrafta bir yazım hatası yapılmış; “Anneannemiz” yerine “Annemiz” yazılmıştı. O yıllarda Fonotel servisiyle çekilen telgraflarda böyle yanlışlıklar da olurdu. İşte o gün, insanın aynı anda hem derin bir acıyı hem tarifsiz bir sevinci yaşayabileceğini öğrendim.
Bugün, hem çok sevdiğim anneannem hem de annem, İzmir Kokluca Kabristanı’nda koyun koyuna, ebedi uykularında. Bu anı ise kalbimde, askerlik yıllarımın en sarsıcı ve en unutulmaz hatıralarından biri olarak yaşamaya devam ediyor.
Sevgi ve saygıyla.
(Bu anımı, uzun bir süre köşe yazarlığı yaptığım “Ekonomik Çözüm” Gazetesi’ndeki köşemde 10 Aralık 2020 Perşembe günü paylaşmıştım.)