Hüzünlü Hakikat

25 görüntülenme

Bu yazıyı paylaş:

“İnsan bazen kendi sessizliğine çarpa çarpa anlar ne kadar yalnız kaldığını…”

Yalnızlık… İnsan kalbinin en eski misafiri, en sadık gölgesi. Bazen sessiz bir kuyu gibi derin, bazen boş bir oda gibi yankılı. Ne kadar kalabalığa karışırsak karışalım, içimizde hep kendi adımlarımızın sesini duyarız. Mutluluk gelip geçer, bir sandalyeye ilişip biraz soluklanır, sonra kapıyı sessizce çekip gider. Ama yalnızlık öyle değildir; o evin tapusunu çoktan üzerine almış, her köşeye bir parçasını bırakmış gibidir. Bir gün aniden fark ederiz: Her şey sessizce çekilmiş kenara. Kalabalıklar dağılmış, sesler sönmüş, gülüşler arka sokaklara karışmış. Ve biz, uzun zamandır aslında tek kişilik bir hayata mahkûm edildiğimizi nihayet anlarız.

Bu konuyu daha önce ele almıştım; yalnızlığı hem kaderin kıyısında duran bir yazgı, hem de insan olmanın değişmeyen payı olarak anlatmıştım. “Mutluluk misafir, yalnızlık hakikat,” demiştim… O zamanlar bu sözler, daha çok içsel bir sezginin yankısıydı; insanın kendi iç odalarında duyduğu hafifçe sızlayan bir hakikat. Fakat yıllar geçtikçe bu sessizlik artık sadece bir ruh hâli değil; rakamlara dökülen, toplumun görünmez bir gerçeği hâline geldi. Yapılan açıklamalar, tek yaşayanların sayısının her yıl biraz daha arttığını, milyonların bu sessizliğe gömüldüğünü gösterdi.

Türkiye’de geçen yıl tek yaşayanların sayısı 128 bin 715 artışla 5 milyon 321 bin 540’a yükselmiş. Böylece son 10 yılda yalnız yaşayanların sayısı yüzde 71 artış göstermiş.

Bu sayıların arkasında ise görünmeyen hayatlar, karanlıkta yanan tek bir lamba, yalnız açılan bir kapı, tek başına soğuyan bir çorba vardı.

Yalnızlığın gölgesi büyüdükçe, zaman da evlerin içinde farklı akmaya başladı. Sandalyeler çoğaldı ama oturan azaldı; odalar durdu ama içindeki sıcaklık dağıldı. Akşam olunca eve dönen adımlar bile bir vakitten sonra teselli değil, acı bir hatırlatma oldu: İnsan kendi sesine bile yabancılaşabiliyor. Küçük bir ağrıda, beklenmedik bir korkuda, insanın yanında bir nefesin eksikliği bütün ağırlığıyla çöküyor. Yalnızlık bazen bir çığlık gibi değil; için için yanan, dumanı görünmeyen bir ateş gibi sızlıyor.

Ve işte sonunda, yalnızlığın asıl darbesi geliyor: Bir evin boşluğundan çok, bir yuvanın kapanmışlığını anlıyorsun. Çocukların, akrabaların, sevdiklerin… Hepsi iyi, hepsi kıymetli; ama hiçbiri insanın içindeki o en derin boşluğu dolduramıyor. Çünkü başkalarının yanında olmak, bir evde misafir olmak gibidir. O sıcaklık senin değildir. İnsan ancak kendi kurduğu yuvanın kalabalığında tamamlanır; aynı sofraya bakan yüzlerde, aynı çatının altında dolaşan nefeslerde, evin içindeki doğal hareketin küçük gürültüsünde bulur huzuru.

Yalnızlığın en derin hüznü de işte burada saklıdır: Bir evi olmak başka şeydir, bir yuvası olmak bambaşka. Ve yuva… içinde birden çok nefesin dolaştığı, insanın en sessiz hâliyle bile “yalnız değilim” diyebildiği o biricik kalabalıktır. Ondan mahrum kalmak, hayatın en ince yerinden kırılmasıdır.

Ama insan bazen kendine sormadan edemez: Bu yalnızlık bir tercihse, vazgeçmek mümkün değil midir? Belki de insanın yapması gereken ilk şey, kendi duvarlarını sessizce indirmektir. Bir selamı eksik etmemek, bir kapıyı aralık bırakmak, bir dostun sesini daha sık duymak… Çünkü yalnızlık kimi zaman büyütülmüş bir mesafe, gönüllü bir çekiliştir. Küçük bir adım bile insanın içine yıllardır uğramayan bir sıcaklığı çağırabilir. Bir tebessümün, bir davetin, bir paylaşılan sofranın gücünü küçümsememek gerekir; bazen bir ışık yanar ve karanlık yavaşça geri çekilir.

Peki ya yalnızlık bir kaderse? İşte o zaman insan, kaderin içindeki küçük yol ayrımlarını aramalı. Sessizliği paylaşabileceği bir dostluk, kalbini dinlendirecek bir sohbet, yaşadığı evi biraz daha yaşanır kılacak küçük bir düzen… İnsan kaderini tamamen değiştiremeyebilir, ama ona dayanma biçimini değiştirebilir. Her kalp, dokunulduğunda ısınır; her hayat, içine biraz ses karıştığında canlanır. Yalnızlık kader olsa bile, insanın kendini hayata kapatması gerekmez. Bazen bir pencere açmak yeter; bazen bir ses, bir nefes, bir selâm bütün o ağır gölgeyi hafifletmeye başlar.

Ve belki de asıl hakikat şudur: Yalnızlık ne tam bir tercih, ne de tam bir yazgıdır. İnsan, kendi yüreğinde bu iki yolun arasında ince bir denge kurar. Önemli olan, yuvanın sesini yeniden duyabileceği, kalabalığı yeniden çağırabileceği umudu hiç söndürmemektir. Çünkü hayat, en çok o umuda sarılanları yeniden kalabalığa çıkarır.

Sevgi ve saygıyla

Bu yazıyı puanlayın
Yorumlar (0)

Yorum Yap

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!