Duygunun Kırılgan Aynasında İnsan
Bu yazıyı paylaş:
İnsan ruhunun en hafif görünen yükü, çoğu zaman en ağır olanıdır: duygu. Ne gözle ölçülür, ne elle tutulur; ama bir kelime darmadağın eder, bir suskunluk değer eksiltir, bir bakış yılların tortusunu yerinden oynatır. Peki, neden bazen kendimizi duygularımızın esiri gibi hissederiz, bazen de onları yönetmeyi başarırız? Bu yazı, görünmez yankıların kırılgan aynasında insanın yolculuğuna davettir:
Biliniz ki; içimizdeki duygu ne kadar derin ise, o kadar güçlüyüzdür.
İnsan çoğu kez aklının granit gibi sağlam kararlarının ardına sığınır; ama duygusu bir rüzgâr gibi esip onu hiç planlamadığı bir rotaya savurur. Bu yüzden duygu, görünmezliğiyle insanın en tehlikeli zaafı olduğu kadar, inceliğiyle en büyük servetidir. İnsan attığı adımları çoğu zaman fark etmez, ama kalbinde taşıdığı o görünmez titreşimlerle belirler.
Bir bilgeye zamanında sormuşlar: “İnsanı en çok ne yaralar?”
Bilge, kırılmayan bir sakinlikle yanıtlamış: “Anlamadığı duygu, anlam veremediği davranış.”
İnsan, kendi içindeki duyguyu adlandıramadığında ya başkasının duygusuna yüklenir ya kendi duygusunu başkasına yansıtır. İçinde neyi taşıdığını bilmeyen, dışına taşıdığını da fark etmez. Kimisi öfkesiyle iyiliği çürütür, kimisi hüznüyle sevgiyi boğar, kimisi sevinciyle korkusunu örter. Oysa duygunun asıl mahareti, ifade edildiğinde değil; önce fark edildiğinde başlar. Fark eden insan durulur, durulan insan derinleşir, derinleşen insan aklı ve kalbi birbirine yaklaştırır.
Duygu, doğru insanda güç kazanır; yanlış insanda camdan bir bardağa dönüşür: çarpar, kırar, keser. Doğru kalpte duygu bir sır hazinesi gibi saklanır, yanlış kalpte baltayla parçalanır. İnsanın duygusunu taşıyamayanla duygusunu büyüten arasındaki fark budur: biri kırar, diğeri onarır. Hayatın şaşırtıcı tarafı şudur ki, en güçlü görünenler çoğu zaman duygusundan korkanlardır; en naif görünenlerse duygusunu yönetebilenlerdir. Çünkü duygusunu yönetebilen, kendini yönetir; kendini yönetebilen, kaderinin yönünü yumuşatır.
Kimi zaman insan duygusunu korumak için susar, kimi zaman anlatmak için konuşur, bazen de susmanın da konuşmanın da fayda etmeyeceğini görür ve kendi içine çekilir. Geri çekilmek çoğu kişi tarafından zayıflık sanılır; oysa insan, en değerli hazinesini –duygusunu– korumak için çekildiğinde, aslında en güçlü hamlesini yapmaktadır. Kimi kişilere duygunu vermemek, hem kendini hem duygunun haysiyetini korumanın en zarif şeklidir. Çünkü herkes duyguyu taşıyamaz; kimi hoyratça döker, kimi yük gibi taşır, kimi de kıymet bilir ve saklar.
Ve nihayet en kritik mesele şudur: Duygu sınırsız değildir. Kalbin su kaynağı gibidir; ne kadar kırarsan o kadar eksilir, ne kadar sahip çıkarsan o kadar berraklaşır. Duygusunu hoyratça dağıtan, kendini dağıtır. Duygusunu yanlış kişiye sunan, kendi içini karanlığa gömer. Ama duygusunu doğru yere taşıyan, kendi iç ışığını çoğaltır. Çünkü duygu, insan benliğinin hem pusulası hem yüküdür.
Fakat duygunun yokluğu da başka bir çoraklıktır: Duygu yoksunluğu… Kalbin kapılarının içeriden kilitlendiği, inceliğin değersizleştiği, insan olmanın hafifçe eksildiği o içsel karanlık… Böyle insanlar dünyaya temas eder ama hayata değemez. İncindiğini söylemez, sevindiğini hissettirmez, üzülür ama yüzü değişmez. Çünkü duyguyu saklamak değil, hiç hissedememek başka bir yarıktır. Duygusuzluk, zalimlik değildir; kimi zaman geçmişin acısının kuruttuğu bir bahçedir, kimi zaman içsel bir donuştur. Fark edilmezse, insan hem kendine hem başkalarına yabancılaşır.
İnsan anlar ki, duygusunu inciteni affedebilir ama duygusunu incitme hakkını ona tekrar teslim etmez. Duygu, kalbin suyu gibidir: Verildiği yerde yeşeriyorsa akar, kurutuyorsa kesilir. Duygunu savuracak insanlara değil, büyütecek insanlara yönelmek gerekir. Çünkü insanın kendi duygusuna gösterdiği saygı, kendine verdiği değerin en temiz aynasıdır. O aynayı korumak, hem kendine hem hayatına karşı en büyük sorumluluktur.
Duygunun insan hayatında oynadığı büyük rol çoğu zaman fark edilmeyen bir mimarlık gibidir. İnsan dışarıda ne kadar güçlü görünürse görünsün, içinde yıkılan bir duygunun ağırlığını tek bir kelime taşıyamaz. Kimi insanlar içlerinde duvar örer—kimse içeri girmesin diye değil, içerideki kırıklar dışarı sızmasın diye. Oysa duvar büyüdükçe insan küçülür, duygular sustukça insan eksilir. En sert görünen bile, kendine itiraf edemediği bir anda en yumuşak hâline döner. Çünkü duygu, en güçlü iradeyi bile diz çöktürebilen gizli bir efendidir.
Kimi zaman insan duygusunu saklamayı zırh edinir. Ama zırh, içeriyi de karanlıklaştırır. Duygusunu saklayan insan dışarıdan sağlam görünürken, içeriden yavaş yavaş yorulur. İnsan, duygusunda yorulduğunu çoğu zaman kendi kendine kurduğu cümlelerde fark eder: Sevinci ağır gelir, hüznü uzar, öfkesi çabuk parlar, mutluluğu kısa sürer.
Duygu yoksunluğu ise bambaşka bir sessizliktir: Kalbin titreşimlerinin köreldiği, seslerin yankı bulmadığı, inceliğin değersizleştiği bir boşluk. Bu hâl bazen çocuklukta başlayan kırgınlıkların yetişkinliğe taşınmış kabuğudur; bazen hayal kırıklıklarının yarattığı içsel donmadır. Duygusuzluk insanı kapatır; kapandıkça hem kendinden hem hayattan uzaklaşır. Ve hayatın kendisine değmediğini hissettiğinde, sessiz bir çöküş başlar.
Duygunun kıymeti ve kırılganlığı anlaşılmadıkça insan kendini tamamlayamaz. Duygu, hem yarası hem merhemi, hem yükü hem kanadıdır. Onu fark eden uçmayı öğrenir, fark etmeyen yere çakılır. Kendine karşı en büyük vefasızlık, kendi duygusunu görmezden gelmektir. Kendine yapılan en büyük iyilik ise, duygunun sesini duymak, ona yer açmak, doğru insanlarla paylaşmak ve yanlış insanlardan esirgemeyi bilmektir. Çünkü duygusunu koruyan insan, yaşam enerjisini, varlığının en saf çekirdeğini korur.
Ve unutma: Duygularını hafife almak, ruhunun dilini susturmak demektir. İnsan, duygusunu kaybettiği yerde insanlığını da kaybeder. Duygularına sahip çıkmak bir lüks değil, bir zorunluluktur; çünkü kalbini koruyamazsan ömrünü de koruyamazsın. Duyguların, senin görünmez geleceğindir: Onları nereye götürürsen hayatın oraya akar. Yanlış insana verdiğinde tükenir, doğru insana sunduğunda büyür; ama en tehlikelisi, hiç kimseye veremeyecek kadar donmasıdır.
Hayat, tek bir şeyi fısıldar: Duygularını koru ki, kendin de hayatta kalabilesin.
Sevgi ve saygıyla