Kimyamızı Bozan İllet:Stres

18 görüntülenme

Bu yazıyı paylaş:

Zaman zaman insanın içini kemiren şey, gürültülü bir kavga ya da sert bir tartışma değildir; sessizce büyüyen düşünceler, zihnin arka odalarında dolaşan küçük sorulardır. Albert Einstein’a atfedilen bir söz vardır; stresin en büyük sebebinin anlayışsız insanlarla yaşanan tartışmalar olduğu söylenir. Doğruluğu tartışılır ama şu bir gerçek: İnsanı en çok yoran, bazen karşısındaki değil, kendi içinde kurduğu cümlelerdir. Bir sabah işe yetişirken aklına takılıp kalan bir kelime bile bütün günün rengini değiştirebilir. Öyle ki, küçücük bir düşünce, saatler süren bir yük gibi omuzlara çöker.

Geçen gün bir arkadaşım, “Düşündüklerimin çoğu aslında hiç yaşanmamış şeyler” dedi. Bir an durup kendime baktım: Kaç kere bir durum olacağından korkup saatlerce düşünüp, sonra hiçbir şey olmadan günü kapatmıştım? Stres işte böyle, bazen ortada gerçek bir tehlike yokken bizi kıskacı altına alan bir gölge gibi davranıyor. İnsan farkında olmadan o gölgeye bahaneler buluyor: “Ya ters giderse?” “Ya yanlış anlarlarsa?” “Ya ben yeterince iyi değilsem?” Bir an büyüyen bu sis, hem yaşamın tadını hem çalışmanın verimini hem de insanın cesaretini törpüleyebiliyor.

Tabii ben uzman değilim; kelimelerin sınırı var, konunun derinliği çok. Ama yine de insan kendi içinde biraz dolanınca şunu fark ediyor: Stres dediğimiz şey yalnızca büyük fırtınalarda değil, küçük çarpışmalarda, kısa anlarda, düşüncelerle yapılan sessiz mücadelelerde de ortaya çıkıyor. Yine de bu, yenilmez bir güç değil. Bazen bir nefes almak, bir adım geri çekilip kendine dışarıdan bakmak bile bu gölgeyi küçültebiliyor. Bazen bir dostun iki cümlesi, bazen kısa bir yürüyüş, bazen yastığa başını koyarken “Bugünlük bu kadar” diyebilmek bile insanın omzundaki ağırlığı hafifletiyor.

Ve belki de en iyisi, her şeyi kontrol etmeye çalışmanın insanı yoracağının farkına varmak. Kendine biraz izin vermek, düşünceleri olduğu gibi kabul etmek, zihnin kapısını kapatmadan ama kapı eşiğinde nöbet tutmayı da bırakmak… Çünkü hayat, mükemmel olmaya değil, akmaya çalışıyor. Biz de bu akışın içinde biraz daha kendimize şefkat gösterebilirsek, stres dediğimiz o gölge karanlığını değil, boyutunu kaybetmeye başlıyor.

Bütün bu satırların arasında dolanırken insan şunu fark ediyor: Bazen güçlü olmak, yumruk sıkmak değil, içindeki kırılgan sesi duyabilmektir. Bazen “Her şey yolunda” diye bastırmak yerine, “Yoruldum” demek iyileştiriyor. Ve o an, kalbin kendi kendini kucaklayan yumuşak bir tarafı olduğunu anlıyorsun. Ne tartışmalar, ne anlayışsızlıklar, ne de zihnin oyunları… Hepsi gelip geçen misafir. Kalıcı olan sensin; kendine gösterdiğin merhamet, kendi ellerinle bıraktığın sıcaklık.

Bugün belki omzunda görünmeyen bir yük var; belki kimse duymuyor, kimse tahmin etmiyor. Ama sen biliyorsun. Biliyorsun ki bu da geçecek, çünkü daha önce geçti. Ve yine geçecek, çünkü insan kalbi, sandığından daha dayanıklı bir yer.

Öyleyse kendine bir iyilik yap:

Bir nefes ver… Biraz yavaşla… Düşüncelerini susturmaya çalışma, sadece dinle. Ve sonra kendine, uzun zamandır duymadığın o cümleyi fısılda: “Ben buradayım… ve her şey düzelecek.”

Sevgi ve saygıyla

Bu yazıyı puanlayın
Yorumlar (0)

Yorum Yap

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!