Ömrün Lakaplarla Yazılan Hikayesi
Bu yazıyı paylaş:
Bir insanın kaderi bazen bir kelimenin gölgesinde başlar. Adımız kulağımıza ilk fısıldandığında henüz kim olduğumuzu bilmeyiz ama üzerimize yapışan lakaplar, işte onlar bizi olduğumuz kişiye dönüştüren görünmez mühürlerdir. “İnsan, adının ağırlığını omuzlarında değil, lakabının hikâyesinde taşır” derler. Çünkü resmi adlarımız nüfus cüzdanında bir satırdan ibarettir, oysa lakaplar hayatın el yazısıyla yazılmıştır; bir bakarsınız bir övgüyü, bir gizli tebessümü, bir hatırayı, bir takdiri ya da bir küçük sitemi içinde taşır. Bir kelimeyi söyleyen unutsa bile, o lakabı taşıyan unutmaz; işte bu yüzden lakaplar, hafızanın en mahrem odasına yerleşir.
Eski zamanlarda, 1934’te Soyadı Kanunu yürürlüğe girmeden önce, insanların birbirlerini lakaplarıyla tanıması hem bir ihtiyaç hem de bir gelenekti. Ailelerin mesleğine göre takılan lakaplar, bir soyadı kadar kalıcı, bir mühür kadar etkili olurdu. Zeytincilikle uğraşanlar “Zeytinciler,” un ticareti yapanlar “Uncular” diye bilinir; mahallede biri “Zeytinci Yusuf” dendiğinde herkes onun hangi aileden geldiğini, hatta kimlerle oturup kalktığını anlardı. Lakap, bir nevi nüfus kaydıydı; üstelik devletin değil, halkın verdiği en sahici kimlik.
Nevşehir’in Nar ilçesinde bizim ailemize de “Beylerbeyi” lakabı uygun görülmüş. Büyüklerimizden kimse, bu ismin kim tarafından ve nasıl verildiğini tam olarak aktaracak kadar geçmişin kapısını aralayamadı. Ya biz sormayı erteledik ya da zaman her şeyi olduğu gibi bu bilgiyi de usulca götürdü. Fakat geriye dönüp aile tarihimize baktığımda, taş konaklarımız, geniş bağlarımız, cevizliklerimiz, kavaklığımız, değirmenimiz… bütün bunlar sanki “Beylerbeyi” lakabının arkasındaki sebebi fısıldıyor. Bir insan bazen kendisine verilen bir lakabı anlamak için yıllar sonra geçmişine tekrar bakar ve anlar ki bazı lakaplar gerçeklerin en zarif özetidir.
Soyadı Kanunu yürürlüğe girdiğinde ailemiz Nar’da yaşadığından ve lakabımız yüzyıllardır aynı ağırlıkla anıldığından NARBAY soyadı uygun görülmüş. O dönem nüfus kayıtlarında yaşanan komik hataları büyüklerimiz anlatırdı. Soyadını “Seven” yazdırmak isteyen adamın ailesi memurun kulağının azizliğine uğrayıp “Söven” olarak kaydedilmiş. “Kibar” yazdırmak isteyenler “Kabir” oluvermiş. Yeni Türkçe yazıya alışkın olmayan memurların kaleminden çıkan soyadları, ülkenin mizah tarihine bile konu olacak kadar ilginçtir. Yine de sonunda her şey yoluna girmiş, ama lakap geleneği asla ortadan kalkmamış. Çünkü lakap, bir halk hafızasıdır; bir kanunla silinmez, bir gecede unutulmaz.
Rahmetli babam Refet Bey de bu hafızanın en güzel örneklerinden biriydi. PTT’de muhasebe müdürüydü; zarifliği, çalışkanlığı, dürüstlüğü, ülkesine ve Atatürk’e olan bağlılığıyla tanınırdı. Mesleğiyle ilgili tüm kanun ve kararnameleri adeta ezberinde taşır, hafızasının derinliğini gören herkes ona “Ayaklı Kütüphane” derdi. Kütüphane kelimesi bile bazen yetersiz kalırdı; çünkü o sadece bilgiyi taşımaz, aynı zamanda bilgiyi doğru yerde ve doğru zamanda kullanmanın erdemini de temsil ederdi. Babamın lakabı, onun karakterinin en zarif çerçevesiydi.
Benim lakaplarım ise daha çocuk yaşta başladı. Ortaokulu bitirinceye kadar öyle yaramazdım ki mahallede “Bugün de neresi kanadı?” diye sorulmadığı gün pek azdı. Kolum çıkar, başım yarılır, dizim kanar; sokak taşlarının çoğu adımı bilir, ağaçlar hangi daldan düştüğümü hatırlardı. Bu yüzden mahallede ve okulda bana “Çekirge” derlerdi. Zıplaya zıplaya büyümenin de bir bedeli vardı elbet; ama şimdi geriye dönüp bakınca o lakap, çocukluğumun en neşeli armağanıymış gibi gelir.
Çalışma hayatına atılınca lakabım da değişti; bu kez hayat beni başka bir kelimeyle tanımladı: “Atom Karınca.” Çünkü çalışmayı öyle severdim ki, kendimi ihmal edecek, sağlığımı zorlayacak kadar işin içinde kaybolurdum. Evde ışıkların geç saatte söndüğü her gece, işimde başka bir detayla boğuştuğumun en sessiz kanıtıydı. “Atom Karınca” lakabı bana bir eleştiri gibi değil, yaptığım işe gösterdiğim bağlılığın bir nişanı gibi görünürdü hep.
Emeklilik sonrası bambaşka bir yol açıldı önüme. Renkli boncuklarla yaptığım, sabır ve ince emeğin birleştiği yaklaşık seksen tablo ortaya çıkınca, bu kez gazeteci-yazar dostum Ünal Tümin 8 Ocak 2021 tarihli yazısında bana bir lakap daha armağan etti: “Sabır Taşı.” Emekle, sabırla, titizlikle üretmenin karşılığı olan bu lakap, tüm hayatımın sessiz hikâyesini tek kelimeyle özetliyordu sanki.
Bu lakapların hiçbiri beni incitmedi; aksine her biri hayatıma bir öğüt, bir gülümseme, bir hatıra kattı. Her lakabı bir madalya gibi taşıdım. Çünkü insanı insan yapan, başkalarının ona layık gördüğü sözlerde saklıdır.
Ve bugün kalemi elime tekrar alırken içimde yeni bir istek var:
Bundan sonra yazılarıma hayatın içinden anılarımı, yaşanmışlıklarımı, duyduğum sözleri, gördüğüm manzaraları, dokunduğum hikâyeleri daha çok katacağım. Çünkü anı dediğin, zamanın içinden koparılmış bir armağandır. Paylaşıldıkça çoğalır, yazıldıkça ölümsüzleşir. Belki bir lakap kadar küçük görünür, ama insanın kalbinde bıraktığı iz ömür kadardır.
“Hayatın bana verdiği lakaplar kadar, yaşattığı büyük sınavlar da oldu… Ömrüme damga vuran bu lakapların yanında, beni ben yapan büyük sınavları da unutmamak gerek… Ama lakaplarla süslenen bu ömrün bir başka yüzü daha vardı: mücadeleler, ameliyatlar, yeniden doğuşlar…” Ve şimdi, bu ömrün aslında ne fırtınalardan geçtiğini anlatmadan sözümü tamamlamak eksik olur.
Hayat bazen insana sadece lakaplar vermez; aynı zamanda sınavlar, yoklamalar, dayanma payını ölçen dönemeçler de verir. Benim yolculuğumda da bu sınavlar fazlasıyla yer etti. Çalışmanın, didinmenin, yılmadan devam etmenin bedelini kimi zaman bünyem sessizce ödemeye başladı. Belki de gençlikteki o bitmez tükenmez iştahın, o “Atom Karınca” hırsının gölgesi yıllar sonra üzerime düştü.
Öyle zamanlar geldi ki, insan bir adım atarken bile kendi ömrünün kenarından geçiyormuş gibi hissediyor. Ben de yaşamın tam kıyısında sayılacak anlar yaşadım. Aort kapak ameliyatı, ardından üç damar bypass, yetmedi mide operasyonu, sonra kanserle mücadele, onu izleyen ağır bir peritonit, gözlerimi tehdit eden göz ameliyatları… ve en ilginci de Rusya’da bir metro istasyonunda tam 3,5 metre yükseklikten boşluğa düşüp, başım ve vücudumda oluşan yırtılmaların yeniden dikildiği o uzun iyileşme süreci.
Her biri kendi içinde bir roman gibiydi; kimi zaman acı dolu, kimi zaman korku, kimi zaman umut barındıran bölümler… Ama hepsinin ortak bir yanı vardı: Hiçbiri beni durdurmadı. Çünkü ben iyileşince “akıllanıp yavaşlayanlardan” olmadım. İnsan bazen kendi kaderine karşı bile inat eder; bense çalışmanın, üretmenin, hareket etmenin hayatımı iyileştirdiğine inanıyordum. Belki doğru, belki yanlıştı, ama içimdeki yaşam azmine başka türlü gem vuramazdım.
Doktorların dinlenmemi söylediği günlerde bile aklımda hep bitirecek bir iş, tamamlanacak bir proje, yapacağım bir tablo, yazacağım bir satır vardı. Hayat, bana her darbeyi vurduğunda ben yeniden ayağa kalktım; düşsem de kalktım, yorulsam da yürüdüm. Çünkü içimde hep o Çekirge’nin enerjisinin, Atom Karınca’nın çalışkanlığının, Sabır Taşı’nın dayanıklılığının gölgesi vardı.
Belki de bu yüzden hayata dair her anımı, yaşadığım her tecrübenin ağırlığını ve öğretisini bugün daha derinden hissediyor, her nefesin kıymetini daha iyi anlıyorum. Ve işte bu yüzden, bundan böyle yazılarımda sadece lakapları değil; bu yaşam yolculuğunun bana öğrettiği tüm acı-tatlı hikâyeleri, anıları, dersleri ve mucizevi dönüşleri de paylaşmak istiyorum. Çünkü insan, yaşadığı kadar anlatır; anlattığı kadar iyileşir; iyileştikçe yaşama daha sıkı sarılır.
Ömrünüz uzun olsun.
Sevgi ve saygıyla