İyi ve Kötü!

3 görüntülenme

Bu yazıyı paylaş:

İnsan zihninin en köklü ve en kadim ikilemi, varoluşun ta kendisiyle eşdeğer bir sorgulamayı fısıldar: İyi ve Kötü. Bu iki güçlü kavram, yalnızca felsefenin yüksek kulelerinde değil, aynı zamanda en sıradan hayatın en mahrem köşelerinde de bireyi pençesine alır. Bir an durup, “Ben kimim?” diye sorulduğunda, aslında bu iki ezeli gücün hangisinin gölgesinde durulduğunu anlamaya çalışılır.

Zira bu ikilik, yalnızca bir ahlak yasası değil, insanın ta kendisinin, ruhunun en derin dehlizlerinin de haritasıdır. Öyle ki, bu derin düşünceye dalan zihin, bir girdaba kapılmışçasına meşgul olur ve kendini, cevabı kendi içinde saklı olan o muazzam soruya adar: İnsan, doğuştan getirdiği bir yazgının mahkûmu mudur, yoksa hayatın çetin rüzgârları altında biçimlenen, sonradan kazanılmış bir karaktere mi sahiptir?

Bu metin, yalnızca bu sorunun peşine düşmekle kalmayacak, aynı zamanda okuyucuyu, kendi vicdanının labirentlerinde kaybolmaya ve ardından, o labirentten elinde bir ışıkla çıkmaya davet edecektir. Kim bilir, belki de her şey, bir bebeğin ilk nefesiyle, o masum beşiğin sallanışıyla başlar. Kader dediğimiz o gizemli metin, doğan her ruhun alnına yazılmış, daha ilk kelimesiyle hükümleri belirleyen bir ferman mıdır?

Yoksa “iyi” ya da “kötü” etiketi, hayat denen o uzun ve çetrefilli imtihan yolculuğunda, insanın attığı her bir adımla, verdiği her bir kararla mı belirir? Bu soru, basit bir ikilemin çok ötesindedir; çünkü o, insanın kendi varoluşuna, kendi özüne meydan okumasıdır. Bu sorgulama, bizi, kendi içimizdeki yargı masasına oturtur ve en çırılçıplak halimizle vicdanımızla yüzleşmeye zorlar.

Tarih boyunca, medeniyetlerin yükselişi ve çöküşü, en büyük destanların ve en acı trajedilerin tamamı, işte bu iki kutbun, iyiliğin ve kötülüğün dansı yahut çatışması etrafında şekillenmiştir. İnsan, kendi karanlığını fark etme cesaretini gösterene dek, içindeki aydınlığı da asla tam manasıyla tanıyamayacaktır.

Zira ışık, en çok gölgenin olduğu yerde anlam kazanır. Belki de bu yüzdendir ki, iyilik ve kötülük arasındaki o sınır, bir bıçak sırtı kadar keskin ve bir vicdan sarsıntısı kadar da muğlaktır; sürekli yer değiştiren bir çizgidir. Bazıları dünyaya, üzerine tek bir leke dahi düşmemiş tertemiz bir sayfa misali gelir, hayatın acımasız mürekkebiyle lekelerini sonradan edinirler.

Diğerleri ise içlerindeki o ilk gölgeyle doğar ve belki de hayatları boyunca, o gölgeyi aşmak, aydınlığa ulaşmak için soluksuz bir savaş vermek zorunda kalırlar. Fakat asıl sır, belki de hepimizde hem iyiliğin küçücük bir tohumunun hem de kötülüğün derinlere kök salmış bir kökünün var olmasıdır. Bizi biz yapan, bizi bir diğerimizden ayıran yegâne gerçeklik ise yaşam boyunca hangi tohumu beslediğimiz, hangi kökü suladığımızdır.

Kalp, bir nevi bahçedir; ektiğimiz, baktığımız filizler bizi tanımlar. İyiliğin doğuştan gelen, ilahi bir lütuf olduğuna inananlar, bir çocuğun koşulsuz, masum gülümsemesine sığınırlar; o tebessümde, evrenin en saf halini görürler. Kötülüğün ise sonradan edinilen, sosyal bir yara olduğunu savunanlar ise aynı çocuğun büyüdükçe nasıl korku dolu bakışlara sahip olduğunu ve dünyanın hoyrat ellerinde nasıl sertleştiğini gözlemlerler.

Bir annenin şefkatiyle başlayan, sevgiyle örülmüş o ilk yolculuk, dünya denilen o büyük, kaotik değirmende biçim değiştirmeye başlar. Kalp, bir zaman sonra, duygusal tepkiler veren hassas bir organken, aklın soğukkanlı terzisine dönüşür; duygularımız artık dikilir, davranışlarımız ince ince biçilir.

Ve insan, kendi içinde neye “iyi” tanımını yakıştırırsa o yönde bir eğrilik gösterir, o yönde bir kimlik edinir. Kadim bir hikâye anlatılır; insan ruhunun bu ezeli mücadelesini en yalın haliyle özetler: Yaşlı bir Kızılderili bilge, torununa hayatın büyük sırrını fısıldar: “Oğlum,” der, “İçimizde sürekli savaşan iki kurt yaşar.

Biri, sevgi, şefkat, cömertlik ve sükûnetten beslenir; o İyilik’tir. Diğeri ise, öfke, kin, kıskançlık ve yıkımdan beslenir; o da Kötülük’tür.” Çocuk, gözlerinde merakla, en can alıcı soruyu sorar: “Peki dede, hangisi kazanır?” Bilge, yüzünde bilgece bir tebessümle yanıtlar: “Hangi kurdu daha çok beslersen, o kazanır.” İşte bütün bu muazzam mesele, bu kadar yalın, ama bir o kadar da derindir.

İyilik de, kötülük de, insanın özünde, yanmayı bekleyen iki kıvılcım gibidir. Biri çevresine ışık saçar, hayat verir; diğeri ise yakar, yıkar; ama unutmamalı ki, ikisi de aynı ruhun, aynı yaratılış ateşinin çocuklarıdır. Bazen bir kötülük, masum bir kelimeyle, rastgele söylenmiş bir sözle başlar; ardından, fark edilmeyen yanlış bir suskunlukla beslenerek büyür ve nihayet, korkakça çekilmiş bir bakışla, bir eylemsizlikle meşrulaşır.

Kötülük, çoğu zaman gürültülüdür, dikkat çekmeyi sever, sahne ışıklarını ister. İyilik ise genellikle sessizdir, mütevazıdır; alkış beklemez, şov yapmaktan hoşlanmaz. O, küçük bir dokunuşta, bir yüreği ferahlatan samimi bir tebessümde, kimsenin bilmediği bir fedakârlıkta gizlidir. Kötülüğün sesi yüksek çıkabilir, ama kalıcı olan, ruhları onaran her zaman iyilik olmuştur.

Çünkü kötü insan eylemleriyle gürültü yapsa da, iyi insan arkasında silinmez, nesiller boyu süren izler bırakır. Son tahlilde, insanı iyi ya da kötü kılan şey, dünyaya geldiği anın masumiyeti değil, yaşadığı her bir anın, her bir seçimin toplamıdır. Hayatımızdaki her bir seçim, içimizdeki o kadim teraziyi bir yana eğen, ağırlık katan kritik bir taş gibidir.

Belki de Tanrı, insanı bu yüzden, bu muazzam sorumluluğu yükleyerek özgür iradeyle donatmıştır; zira iyiliğin değeri, yalnızca kolay olanı değil, zor olanı, vicdanın emrettiği o çetin yolu seçtiğimizde tam manasıyla anlam kazanır. En çetin, en zor zamanlarda dahi, kalbimizdeki o ışığı muhafaza edebilmek ve insaniyetimizi elden bırakmamak… işte gerçek erdem, gerçek meziyet budur.

Sonunda, hepimiz kaçınılmaz bir şekilde kendi aynalarımızda yüzleşiriz. Kimi aynada yalnızca kendi yansımasını, etten kemikten varlığını görür; kimi ise o yansımanın arkasındaki gerçek sureti, yani vicdanının çıplaklığını. Ve belki de yaşamın bize sunduğu en büyük sınav, başkalarına karşı ne kadar dürüst olabildiğimiz değil, kendimize, kendi içimizdeki o sessiz yargıca ne kadar dürüst kalabildiğimizdir.

Çünkü insan, varoluşun en karanlık gecesinde dahi, kendi içindeki o kadim ışığı, o iyilik meşalesini yakabiliyorsa, bu onun doğuştan getirdiği bir yazgı değil; her gün yeniden çabalayarak, her an yeniden inşa ederek, sonradan kazanılmış, yüce bir erdemdir. Asla unutulmamalıdır: İyilik, insanın kaderine önceden yazılmış, okunup geçilecek bir satır değildir; o, her gün yeniden, büyük bir özenle yazdığı, tamamladığı bir hayat cümlesidir.

Bu yazıyı puanlayın
Yorumlar (0)

Yorum Yap

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yapın!