İnsanoğlunun Davranışı!
Bu yazıyı paylaş:
Hep merak etmişimdir; insanın yüreğinde filizlenen onca umut, yaşadığı küçücük sevinçlerin bile içini aydınlatan o ince ışık varken, neden diline daha çok keder düşer? Mutluluk çoğu kez sessizdir; sanki söze dökülürse eksilecekmiş, dillendirilirse nazara gelecekmiş gibi saklanır. Oysa acı yüksek sesle yankılanır; kimi zaman bir iç çekiş, kimi zaman bir sitem, kimi zaman da geceyi yaran bir çığlık olur.
Belki de insan, mutluluğu sahip olmakla yetinir ama acıyı ancak paylaşarak taşıyabilir. Sevinç insanın içine sığar; fakat hüzün dar gelir insana, taşar, etrafına yayılır. Çünkü acı, varoluşun en keskin kanıtıdır; “Buradayım, yaşıyorum ve hissediyorum” deyişidir. Bu yüzdendir ki yüzyıllardır türkülerimiz derdi söyler, destanlarımız acıyı anlatır, şiirlerimiz gözyaşının izinden yürür.
İnsan, acısını anlattıkça aslında kaybolmayı değil, var olmayı ister. Belki de mutluluğu konuşmaktan çok acıyı dillendirmemizin sebebi, mutluluğun bir varış değil, bir kaybolma ihtimaliyle kuşatılmış kırılgan hâl oluşudur; oysa keder, insanın omuzlarında ağır ama somut bir gerçeklik gibi durur. İnsanoğlu, doğduğu andan itibaren bir arayışın içine düşer.
Bu arayışın merkezinde çoğu zaman mutluluğu bulmak değil, acıyı anlamlandırmak vardır. Çünkü mutluluk anlık, geçici ve uçucudur; gelip geçer, bir tebessüm gibi yüzümüzde belirir ve kaybolur. Ama acı, iz bırakır. O izin adı bazen hatıradır, bazen tecrübe, bazen de “kader” diye kabullenilen derin bir suskunluk.
İnsan, anlatmayı seçtiği şeyle kimliğini de inşa eder; bu sebeple acı, yalnızca bir durum değil, kendini tanımlama biçimidir. “Ben neler yaşadım” demek, aslında “Ben nasıl bir insan oldum” demektir. Kederin dillenişi, varoluşun hafızaya kazınma biçimidir. Nehirler kaynağını daima dağların sinesindeki acıdan alır; aynı şekilde insan ruhunun derinliklerinde yeşeren hikâyeler de çoğu zaman sancıdan doğar.
Mutluluk, varlığın yüzeyinde gezinir; acı ise derinlerde yankı yapar, insana kendini dinletir. Belki de bu yüzden kalabalık sofralarda mutluluk cümleleri kısa tutulur; “iyiyiz işte” denir geçilir. Fakat üzüntü başladığında sözcükler çoğalır, anılar sıraya dizilir, sesin tonu değişir, gözler uzaklara dalar.
Çünkü acı, anlatılmakla hafifler; mutluluk ise anlatıldığında çoğu kez anlaşılmaz, hatta kıskançlıkla karşılanır. Mutluluk paylaşılınca mutlaka anlaşılacağına dair bir güven vermez insana; oysa acı, duyanla söyleyen arasında kadim bir kardeşlik tesis eder. Bu kardeşlik, insanın yalnızlık korkusunu yatıştırır.
Sevinci anlattığınızda muhatabınız size gülümser; fakat acınızı anlattığınızda size yaklaşır. İşte insan, yaklaşılmak, anlaşılmak, dokunulmak ister. Belki de acıların dillenişi, insanın insanı arama biçimidir. Toplumlar da tıpkı bireyler gibi acılarıyla anlam kazanır. Bir milletin tarihinde en çok konuşulan, en çok yazılan şeyler zaferlerden çok kayıplardır.
Çünkü zafer geçer, kayıp kalır; zafer sevinci coşkuyla yaşanır ama zamanla anıya dönüşür. Kayıp ise bir milletin hafızasına mühürlenir; ağıtlara, destanlara, yas günlerine dönüşür. Bu kolektif hafıza, bireyin ruhunda da karşılığını bulur. İnsan, yalnızca kendi acısını değil, başkasının acısını da dillendirirken kendini tanır; empati kurdukça varlığını güçlendirir.
Böylece acı, yalnızca bir duygunun anlatımı değil, insan olmanın en derin yansıması olur. Sonuçta insan, mutluluğunu saklar çünkü kutsal bilir; acısını anlatır çünkü taşıyamaz. Mutluluk sahip olduğumuz bir haldir, acı ise içimizde taşıdığımız bir sorudur. Ve insan, sorularına cevap arayarak yaşar. Belki de bu yüzden dünyadaki en eski kelime “ah”tır; çünkü her insanın içinde bir yerlerde, dilden önce var olmuş bir sızı vardır.
Belki de insanın kaderi, mutluluğu ararken acıyla yoğrulmak, acının diliyle kendi hikâyesini yazmaktır. Çünkü her yara, varoluşun imzasıdır; her sızı, insanın içinden geçen hakikatin sesidir. Mutluluk an gelir geçer, fakat acı bizi dönüştürür, olgunlaştırır ve en önemlisi bize kim olduğumuzu hatırlatır.
İşte bu yüzden insan, mutluluğunu fısıldar ama acısını haykırır; çünkü mutluluk bir sonuç, acı ise hâlâ süren bir yolculuktur. Ve insan, bu yolculuğun tam ortasında, yüreğinin derinliklerinden yükselen sessiz bir hakikatle yüzleşir: “Mutluluğu konuşarak çoğaltamayabilirim ama acımı anlatarak yalnızlığımı azaltabilirim.” Belki de hayata tutunmamızı sağlayan tam da budur; kelimelere dökülen her hüzün, yüreğimizin karanlığında yanan küçük bir kandil olur.
O kandil sönmediği sürece umut da ölmez, insan da yaralarına rağmen yaşamdan vazgeçmez.