Yaş Almak Yetmez, Esas Mesele Olgunlaşmakta!
Bu yazıyı paylaş:
Olgunlaşmak, insanın büyüdüğünü ilan etmesi değil, aksine küçüklüğünü fark etmesidir. Ne kadar bildiğini değil, aslında ne kadar bilmediğini idrak etmesidir. Kendi sesini yükselterek değil, iç sesini (veya egosunu) susturarak konuşmaya başlamasıdır. Bu yüzden olgunluk; ne kelimelerin çokluğuna ne de yaşanmışlıkların sayısına bakar.
Hayat insana çok şey gösterebilir, ama insan gördüklerinden ders çıkarmaya niyet etmemişse, her yaş yalnızca yeni bir takvim yaprağından ibarettir. Bazı insanlar vardır, acıyla imtihan olur ama acısının öğretisini alamaz; bazıları vardır, küçük bir sarsıntı yaşar fakat sezgisiyle dev bir hakikate uyanır.
Olgunluk, dışarıdan gelen fırtınaların değil, içeride kurulan denge ve direncin adıdır. Bu hakikatin ne kadar derin olduğunu fark etmemi sağlayan sahne, sıradan bir sabahın sessizliğinde ansızın karşıma çıktı. Seksen yaşındaki bir adam, sokak henüz uykusunu tamamlamamışken bastonuna yaslanarak torununun kapısına varmış, "Bu evde söz benim!" diye bağırıyordu.
Sesinde yıpranmış bir gururun titrek öfkesi vardı; kelimeleri yaşlıydı ama davranışları çocukça bir inatla körelmişti. Kapının eşiğinde duran genç ise başını eğmiş, ne cevap veriyor ne de karşı çıkıyordu. Gencin sükûneti, sözlerindeki ağırlıktan değil, kabulündeki olgunluktan geliyordu. O an anladım: Aklar saçta değil, insanın vicdanında belirir; yıllar bedene değil, ruha dokunduğunda büyütür.
Zaman herkesi yaşlandırır ama her ruhu olgunlaştıramaz. O yaşlı adamın öfkesi, torununa değil, kendi geç kalmışlığınaydı. Yıllarca sözünün dinlenmesini buyurmuş, ama dinlenecek bir söz biriktirememişti. Hayat ona yaş vermişti, fakat yaşadıklarını hikmete dönüştürememişti. Çünkü gerçek olgunluk, başkasına üstün gelmekle değil; nefsin hükmü yerine vicdanı, öfkenin yerine merhameti, bencilliğin yerine sorumluluğu ikame edebilmektir.
İnsan, olgunlaşmaya başladığı an fark eder ki; en büyük zafer, bir başkasını susturmak değil, kendi içindeki taşkınlığı dindirmektir. Olgunluk; bağırarak haklı çıkma arzusunun söndüğü, yerine sükûnetle anlaşılma ihtiyacının doğduğu yerdir. Kişi, "Ben bilirim" demekten vazgeçip "Ben de yanılabilirim" diyebildiğinde büyür.
Çünkü bilgelik, kibirden arınmış bir tevazunun içinden doğar. Olgun insan, kendini merkeze alan değil, kendini sorgulayan insandır. Zira insanın olgunluğa yürüyüşü dışarıya değil, içeriye yapılan bir yolculuktur. Bu yolculukta insan bazen susarak konuşur, bazen vazgeçerek kazanır. Hayatta öyle anlar vardır ki, bir cümle söylemek yerine susmayı tercih etmek, yüzlerce kelamdan daha derin bir hikmet taşır.
Çünkü olgunluk; duyguları bastırmak değil, duyguların esiri olmamaktır. Kızgınlığını gizlemek değil, kızgınlığın ardındaki zaafı görmek ve onu terbiye etmektir. Bir insanın ses tonu değil, nefesinin arka planındaki niyeti onun hakiki yaşını ele verir. Nitekim, olgunluk, yaşanan zamanla değil, edinilen idrakle gelir.
Kimi insan kırk yıl yaşar, kırkında hâlâ çocuk hamlığı taşır; kimi insan on dokuzunda hayatın gerçek yüzünü görür ve gönlüyle yılları aşar. Olgunluk; başa gelenleri dramatize etmek değil, her olayın ardındaki hikmeti aramaktır. Dünya zahirde büyük görünür, ama olgun insan bilir ki en büyük meydan savaşları insanın kendi içinde verilir.
Kibir ile tevazu, öfke ile merhamet, menfaat ile vicdan arasında süren sessiz mücadelede kazanan taraf, insanın gerçek yaşını belirler. Bazıları acı yaşar ve yalnızca acının şikâyetine tutunur; bazıları acıyı bir öğretmene çevirir. İşte olgunluk, başa gelen musibetleri değil, musibetlerin insanda açtığı pencereyi görmektir.
Zira kader, insanı yıkmak için değil, insanı kendine ayna tutması için sarsar. Ve o aynada yüzünü değil, hakikatini görebilen kişi, yaşadığını değil, olgunlaştığını idrak eder. Çünkü olgunluk; "Neden ben?" diye sormayı bırakıp "Bana ne öğretmek istedin?" diye sorabilmektir. Olgunluk, insanın kendine hükmetmeyi öğrendiği andır.
Bu hüküm, zorbalıkla değil, merhametle verilir; baskıyla değil, idrakle kurulur. İnsan olgunlaştıkça fark eder ki aslında en büyük özgürlük, nefsin zincirlerinden kurtulmaktır. Çünkü öfkenin zincirleri ağırdır, gururun prangası keskindir, arzuların ipleri fark edilmeden boğazı sarar. Olgunluk, işte bu görünmez bağları tek tek çözüp insanı hakiki özgürlüğe taşıyan bir ruh uyanışıdır.
Ve sonunda insan anlar: Hayat, sahip olduklarımızla değil, bıraktıklarımızla bizi olgunlaştırır. Her vazgeçiş, bir kayıp değil, bir kavrayıştır. Her geri adım, teslimiyet değil, bilinçli bir tercihtir. Olgunlaşan insan, neyin peşinden koşacağını değil, neyin ardına bakmayacağını bilir. Çünkü olgunluk; varlığın değil, yokluğun içindeki değeri görebilmektir.
Bazen susmak, söylemekten daha gür bir haykırıştır. Bazen affetmek, intikamdan daha büyük bir zaferdir. Bazen gözlerini kapatıp içini açmak, tüm dünyayı seyretmekten daha geniş bir ufuktur. İnsan büyüdüğünü sandığı yıllarda aslında yalnızca yaş alır; fakat olgunlaştığı an, kendi hakikatiyle tanışır.
O an içinden bir ses yükselir: "Artık dışarıdaki gürültü değil, içimdeki denge belirleyecek yolumu." İşte olgunluk o andır; insanın kendine varışının sessiz kabulü… Olgunluk bir bitiş değil, bir başlangıçtır; insanı dünyevi hayata değil, varoluşun hakikatine uyandıran bir eşiktir. Ve hakikat şudur: Olgunluk, insanın yaşadığı hayatı değil, hayatın içinde doğan insanı anlatır.
Bazıları yıllar geçtikçe tükenir; bazıları yıllar geçtikçe billurlaşır. Olgunlaşmak, kendini yüceltmenin değil, kendini aşmanın adıdır. Varlığın ağırlığını değil, anlamını taşımaktır. İnsan ne kadar yaşadığını değil, yaşadıklarından ne kadar insan kaldığını sorgulamaya başladığında; takvim değil, kalp yazmaya başlar onun gerçek yaşını.
Belki de olgunluk üzerine söylenebilecek en sade ama en derin cümle şudur: "Yaş almak mecburiyettir, olgunlaşmak ise tercihtir." Ve bu tercih, insanın ömründe aldığı en kıymetli karardır. Kararlarınız daima isabetli olsun dostlar. Sevgi ve saygıyla.